Ankara Mahpusu

Slumdog Millionaire (Milyoner)

Kategori: sinema
Slumdog Millionaire ya da Türkçe gösterim adı ile Milyoner 2008 yapımı bir film. 10 dalda Oscar' a aday gösterilen yapım bunlardan 8'inde ödüle ulaşarak bir anda uluslararası gündemin ilgisini çekti.

1996 yılında çektiği Trainspotting ile ismini duyurmuş bir İngiliz yönetmen olan Danny Boyle, Slumdog Millionaire'in de arkasındaki isim.

Film, Hintli yazar ve diplomat Vikas Swarup'un Q&A (Soru&Yanıt) isimli romanına dayanıyor. Romanı okumadım, ama romanla senaryo arasındaki farkları anlatan yazılardan anladığım kadarıyla senarist Simon Beaufoy gerçekten de başarılı bir uyarlamaya imza atmış.Slumdog Millionaire
Slumdog Millionaire, Mumbai'nin varoşlarından çıkıp Kim 500 Milyar İster'in Hint versiyonuna katılarak herkesi şaşırtan bir gencin hikayesini konu ediniyor. Hikaye içinde-hikaye tarzındaki filmin senaryosu, bence başarılı bir senaryoda olması gereken pek çok öğeyi barındırıyor. Hatta, bu özelliği ile sinema okullarında örnek olay olarak incelenebilir. Film, izleyicinin ilgisini çekebilme ihtimali yüksek kavramlar üzerine inşa edilmiş: aşk, yoksulluk, para ve güç hırsı, kardeşlik, yolculuk, tutku, özlem, özveri, ihanet. Tabii başarının sırrı tüm bunların güzel bir harman içerisinde izleyiciye sunuluyor olması...

Filmde yer alan çocuk oyunlar, Hint gecekondularında yaşayanlar arasından seçilmişler. Doğal ve samimi oyunculukları filme ayrı bir hava katmış. Filmin baş karakteri olarak Jamal Malik rolünde izlediğimiz henüz 18 yaşındaki Dev Patel de rolünün hakkını veriyor. Jamal'in tutkuyla aşık olduğu, yıllarca aradığı biricik aşkı Latika rolündeki Freida Pinto, Woody Allen'ın Londra'da çekeceği ve henüz adı belli olmayan filminden de bir rol kapmış durumda...

Slumdog Millionaire'de emeği olanlar,  Hindistan'da geçen yöresel bir macerayı evrensel kavmralar ve Kim 500 Milyar İster gibi uluslararası bilinirliği olan bir yarışma ile birleştirek, hemen her kesimden seyirciye hitap edebilen bir film ortaya çıkarmışar. Sıkılmadan izlenen, güzel bir film...


Ankara Mahpusu'nun notu: 8/10

- 19/3/2009 - yorum {2} - yorum yaz


Baklavacı Hacıbaba - Karaköy Güllüoğlu

Kategori: yemek-içecek
Baklava! Benim için akan suları durduran, nefsimin kontrolüne son veren büyülü bir sözcük...  Tamam, tatlıların hemen hepsini çok severim. Ama baklavanın gönlümdeki tahtı bambaşkadır.

Baklava, kat kat yufkalar arasında kaybolan ceviz, fıstık ya da fındıkla oluşan bir büyü benim için. Kökeni tam olarak bilinmeyen bu tatlıyı Orta Doğu, Balkanlar, İran ve Orta Asya'da sahiplenmeyen yok. Çünkü bu coğrafyalardaki mutfak kültürlerinin hemen hepsinde baklavanın önemli bir yeri var. Ama kesin olan bir şey var, bu da sözcük olarak "baklava" İngilizce'ye ve diğer pek çok dile Türkçe'den geçmiş. Ayrıca, baklavanın Orta Asya Türk kültüründen çıktığına ve Osmanlı mutfağında bugünkü haline kavuştuğuna dair inanışlar oldukça yaygın...

Osmanlı'da baklava devlet törelerine girecek kadar önemli bir tatlı idi. 17. yüzyılın sonlarında veya 18. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış olan baklava alayı geleneği, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasına dek sürmüştür.

baklavaKökeni, gelişimi hakkındaki bir takım soru işaretlerini bir yana bıraklım ve günümüzdeki baklavaya geri dönelim. Baklava, Türkiye'deki her pastanede, pek çok restorantta mutlaka bulunabilecek bir tatlı olsa da, her baklava tabii ki iyi olmuyor. Yufkaların hazırlanmasında kullanılan unun ve tereyağının kalitesi, baklavaların pişirilmesi, şerbetin kıvamı, kullanılan fıstığın, cevizin kalitesi, ustanın mahareti gibi pek çok faktör baklavanın kalitesini belirliyor. Sizi bilmem de benim için bir baklavaya çatalını batırdığınızda çıkan hışırtı, kalitesi hakkında çok büyük ipuçları verir.

Peki baklavayı nereden yemeli? Herkesin tercihi farklıdır tabii ki, fakat benim bu konuda çok beğendiğim iki marka var. Ankara'daki Baklavacı Hacıbaba ile İstanbul'daki Karaköy Güllüoğlu. Her ikisi de baklava konusunda tam anlamıyla uzmanlaşmış, harika tatlılar yapan baklavacılar.

Her ne kadar Karaköy Güllüoğlu tüm Türkiye çapında nam salmış olsa da daha çok Ankaralılar'ın bildiği Hacıbaba da Güllüoğlu'ndan geri kalmıyor...

Gerçi, değinmeden geçemeyeceğim, geçenlerde Hacıbaba'da yediğim baklava gerçekten de kötüydü. Hatta bir an şaşırdım bu nasıl Hacıbaba baklavası olabilir diye. Anladığım kadarıyla kullanılan malzemenin kalitesi kesinlikle düşürülmüş. Umarım, ekonomik kriz falan bahanesiyle sürekli hale getirilmiş bir uygulama değil de bir sefere mahsus bir kalite sapmasıdır bu.

Bu arada, Güllüoğlu ailesine ait pek çok Güllüoğlu baklavacı dükkanı olsa da kalitesiyle öne çıkan tek yer Karaköy'deki Güllüoğlu.


Baklavacı Hacıbaba
Konya Yolu No:74 Balgat Ankara
 312 284 0 606

Karaköy Güllüoğlu
Katlı Otopark Altı, Karaköy İstanbul
212 293 0 910


Ankara Mahpusu'nun notu: 8/10

- 11/3/2009 - yorum {0} - yorum yaz


The Curious Case of Benjamin Button - Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi

Kategori: sinema
The Curious Case of Benjamin Button (Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi), David Fincher imzası taşıyan bir film. Açıkçası, başrolde Brad Pitt olmasından ve 13 dalda Oscar'a aday gösterilmesinden dolayı filme karşı biraz önyargılıydım :) Ancak, F. Scott Fitzgerald'ın 1921 tarihli aynı adlı bir kısa hikayesinden uyarlanan film, beklentilerimin ötesinde iyi çıktı...

Benjamin Button, şanssızlıklarla doğar... Öncelikle, doğumu sırasında annesi ölür. Ama belki daha da dramatik olanı yeni doğan bu bebeğin hayatının son günlerini yaşayan bir ihtiyar gibi görünmesidir. Bebeği gören baba çıldırır ve onu bir evin önüne bırakarak terk eder. Film bu noktadan başlayarak, geçen her geçen gün gençleşen yani normal bir canlının yaşam seyrinin tam tersini izleyen Benjamin'in öyküsünü anlatıyor.

Hikaye-içinde-hikaye tarzında kurgulanan film, 2005 yılında bir hastanede başlıyor. Daisy isimli yaşlı bir kadının son anlarında yanında olan kızı Caroline'ın annesine okuduğu ve Benjamin'e ait olan bir günlük sayesinde geçmiş ile bugün arasında gidip geliyoruz.

Benjamin ButtonÖncelikle, hikayenin ana temasının son derece ilgi çekici olduğunu söylemeliyim... Katrina Fırtınası arefesinde bir hastane odasında ölümünü bekleyen Daisy, hayatının son dakikalarında kızına hayatıyla ilgili gizemleri aktarırken, bizleri de yaşam ve ölüm gibi aslında hepimizin kafasını kurcalayan ama açık yüreklilikle düşünmekten genellikle kaçındığımız kavramları farklı bir şekilde düşünmemizi sağlıyor.

Filmin kurgusunu oldukça başarılı buldum. Sürekli olarak gençleşen Benjamin'in bir huzurevinde büyüyor olması, Daisy'nin ölümü beklediği anların Katrina Fırtınası gibi yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bir afetle kesişiyor olması gibi ironiler filmin başarısını perçinleyen küçük ve isabetli detaylar olarak dikkat çekiyor... Özenli ve samimi bir film var karşımızda.

David Fincher, Seven ve Fight Club gibi başarılı filmlere birlikte imza attığı Brad Pitt'e olan ilgisini Benjamin Button'la da devam ettirmiş. Benjamin rolünde izlediğimiz Brad Pitt'e Daisy olarak usta oyuncu Cate Blanchett eşlik ediyor. Her ikisi de yalın birer oyunculuk sergileyerek filmin samimi ve sıcak havasına önemli bir katkı yapmış. Zaten, filmin sonunda insanın ağzında "pastel" bir tad bırakan masalsı hava bence filmin en önemli artılarından biri....

Yaşlılık ve gençlik kavramlarının altını sıklıkla çizen filmde kullanılan makyajlar ve efektler gerçekten de başarılı. Zaten filmin aldığı Oscar'lar da bunu gösteriyor: sanat yönetimi, makyaj görsel efektler.

Yönetmen David Fincher'ın izlediğim bir önceki filmi Panic Room (Panik Odası) idi. Açıkçası, Seven ve Fight Club gibi yapımlardan sonra Panic Room bende büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Ama, Benjamin Button'ın bıraktığı hoş izlenim ile David Fincher gözümdeki kıymetini tekrar yükseltti diyebilirim :-)


Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10

- 1/3/2009 - yorum {4} - yorum yaz


The Wrestler - Güreşçi

Kategori: sinema

The Wrestler - GüreşçiDarren Aronofsky'nin yönettiği The Wrestler (Güreşçi), fragmanını gördüğüm günden beri izlemeyi planladığım bir filmdi. Nihayet, geçen gün !f Festivali'nde izleyebildim...

Yönetmen Darren Aronofsky, çok sayıda filmi olan bir isim değil. Ama portföyünde The Fountain (gerçi ben pek hoşlanmamıştım :), Requiem for a Dream gibi adından söz ettiren filmler var. Aronofsky'nin ismini önümüzdeki sene de duyacağız gibi, çünkü yeniden çekilmekte olan ve 2010'da vizyona girmesi planlanan RoboCop'ın da yönetmeni...

Başrolde ise Mickey Rourke'ü görüyoruz. Eski bir profesyonel boksör olan Mickey Rourke, Hollywood'un asi ve problemli aktör kadrosunu dolduran isimlerden... Boks kariyeri sırasında yaşadığı bir takım sakatlıklar sonucunda yüzünde ciddi problem oluştuğu için çok sayıda estetik ameliyat geçirmiş ve yüzü bugünkü enteresan haline gelmiş. Film kariyerinde 9 1/2 Weeks ve Sin City gibi çok ses getirmiş filmler olan Mickey Rourke, The Wrestler ile kariyerinin parlak anlarından birini daha yaşamaya başladı.

The Wrestler'da Randy 'The Ram' Robinson isimli bir profesyonel güreşçi rolünde izlediğimiz Mickey Rourke, bu rolü ile Oscar'a aday gösterilmiş ve pek çok yorumcu tarafından ödülü alacağına kesin gözüyle bakılıyordu.

Mickey Rourke'un Randy karakteri ile olan benzerlikleri çok yazılıp çizildi. Randy, 1980'lerde şöhreti yakalamış profesyonel bir güreşçi iken aradan 20 yıl geçtikten sonra hayata zorlukla tutunan, yaşamını devam ettirebilmek için hala güreşmeye çalışan bir "kaybeden". Çevresinde hemen hiç kimsesi kalmamış olan Randy'nin kendince dert ortağı olan tek isim ise bir striptiz klübünde dansçı olan ve Marisa Tomei tarafından canlandırılan Cassidy.

Bu  arada, Amerikalıların profesyonel güreş dediği hadise aslında bizde daha çok Amerikan Güreşi ismi ile biliniyor. Bir spor olmaktan ziyade bir şov, çünkü sportif hareketlerin drama öğeleriyle bezendiği bir gösteri... "İyi" ve "kötü" karakterlerin tamamen şov amaçlı olarak güreştiği bu gösteriler, özellikle Amerika'da çok yaygın. Popüler olduğu bir diğer ülke ise Japonya, ki Japonlar pek çok açıdan Amerika'n kültürüne öykündüğü için hiç de şaşırtıcı değil bu... Açıkçası, benim sevdiğim ya da izlediğim bir olay değil, ama sevenine bir şey diyemiyorum tabii :-)

Mickey RourkeRandy'nin sosyal olarak izole olduğu, ekonomik zorluklar yaşadığı ve geçmişin parlak günlerini anarak yaşama tutunduğu bu zor hayat, geçirdiği bir kalp krizi ile daha da zor bir hale gelir. Yaşamını düzeltmek için ciddi anlamda çabalamasına karşın, içinde bulunduğu batakta bunu gerçekleştirmesi gerçekten de zordur...

Randy'i izlerken aklıma yer yer Rocky Balboa geldi. Sylvester Stallone'nun Rocky serisinin son filmi olarak 2006'da izlediğimiz filmde de, spor kariyerini geride bırakmış, aslında iyi huylu bir adam olmasına rağmen yaşadığı hayatın zorlukları yüzünden sosyal hayatında yalnızlaşmış bir adamın hayat hikayesiyle karşı karşıyaydık...

Mickey Rourke, bu rol için biçilmiş kaftan diyebilirim. Gerçek hayatta benzediği bir karakteri oynayarak Oscar alması ne kadar doğru olurdu bilemiyorum; ama sonuçta değerlendirme kriteri bir oyuncunun oynadığı rolün rol olduğunu bize unutturup karakterle bütünleşmesi ise Mickey Rourke Oscar'ı sonuna kadar hak etmiş... Marisa Tomei'yı da abartısız ve samimi oyunculuğuyla beğendiğimi söyleyebilirim.

Sonuç olarak, The Wrestler bence izlenmeyi hak eden bir yapım. Sadece, depresif havası yüzünden canınız sıkkınken izlemeyin yeter :)


Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10

- 28/2/2009 - yorum {0} - yorum yaz


Bağıran muhabirler?!

Kategori: genel
Son dönemde televizyonda haber izlerken dikkatimi çeken bir gelişme var. Televizyon muhabirleri bağıra bağıra konuşarak daha doğrusu tam anlamiyla bağırarak sunuyorlar izlenimlerini. Yahu kardeşim, savaş hattının en önünde olursun da kurşunlardan, şarapnel parçalarından kurtulmak için koşturursun; bu arada nefes nefese kalır bağıra, çağıra zar zor konuşursun anlarım...

Ama, normal bir ortamdayken ne demeye bağırarak konuşursun ki? Sözüm ona sunduğun habere büyük bir adrenalin, coşku mu katıyorsun? Kimi kandırıyorsun?
muhabir
Telafuzları zaten ayrı bir hadise... İçlerinde güzel Türkçe konuşanı oldukça az -neredeyse yok!

Bir de, bir haber seyirciye sunulurken aynı metin en az iki, üç defa kullanılıyor. Evir çevir aynı sözleri söyle. Açıklayıcı, tarafsız bilgi sunan haber neredeyse yok gibi...

Tabii arz-talep dengesi. Televizyon kanalları muhtemelen muhabirlere çok düşük ücretler ödüyor. Bu da otomatikman kaliteyi düşürüyordur...

- 20/2/2009 - yorum {2} - yorum yaz


Yes Man - Bay Evet

Kategori: sinema
Ha'di bari sinemaya gidelim dediğimiz bildik bir Ankara akşamı, soluğu sinema salonunun önünde aldık. Filmler arasında karar vermekte bir hayli zorlandık. Aslında bu zorlanma birbirinden güzel filmlerin bizi bekliyor olmasında çok, kötüler arasından iyi bir seçim yapmak içindi :)

Sonunda demokratik bir seçimle Yes Man'de karar kıldık. Sanırım, yoğun bir günün sonrasında kimse Jim Carrey'nin tebessüm eden yüzüne hayır diyemedi...

Yes Man Peyton Reed adında pek bilinmeyen bir yönetmenin filmi. Kadronun ağır topu Carl Allen rolünde izlediğimiz Jim Carrey. Carl, terfi etmeden yıllardır aynı sıkıcı işi yapan, eşi tarafından sıkıcı olduğu için terk edilmiş, karşılaştığı her fırsata "hayır" diyerek sırtını dönen bir "kaybeden". Çevresindeki bir iki dostu, ona yardım etmeye uğraşsa da durum değişmiyor. Sonra birden bir seminer programına katılıyor ve 180 derece değişiyor. Bu sefer de, karşısında çıkan her şeye evet demeye başlıyor. Bir sünepeyken bir anda tam bir çılgın haline geliyor. Bu hali ile "sevimli", "vakit geçirtecek" bir komedi izlenimi vermiyor değil. Ama yönetmen, tüm bu konuyu öyle sıradan ve derinliği olmayan bir şekilde izleyiciye yansıtmış ki, ara sırada hafifçe gülümsetebilmek dışında amacına ulaşamamış bir komedi çıkmış ortaya.

Ben olsam, öncelikle Carl'ın çevresindeki o bir iki arkadaşın Carl'la olan ilişkilerini daha iyi irdelerdim. Niye Carl'la arkadaşlar, Carl böyle bir "öküz" olmasına rağmen niye ilişkilerini kesmiyorlar anlamıyoruz. Aslında ana karakterin detayı bile çok az. Tamam Carl eşi tarafından terk edilince (uyarı için tekrar teşekkürler :) hayata küsmüş. Ama bunun dışında Carl'in geçmişi ve kişiliği hakkında bilgi verebilecek ipucu hiç yok gibi...

Diğer bir eksik işlenmiş kısım ise Carl'ın "evet" demeye başlaması... İşin kolayına kaçıp bir tür büyü, mucizevi olay falan koysalarmış bile bu "kuru" anlatımdan daha ikna edici olurmuş.

Allison rolünde izlediğimiz 80 doğumlu oyuncu Zooey Deschanel ve Carl'ın kankası rolündeki Bradley Cooper ise vasatın üstüne çıkmayan bir oyunculuk sergiliyor...

Jim Carrey'e gelince... Öncelikle, usta oyuncunun bir hayli yaşlanmış olduğu gözden kaçmıyor. Açıkçası, filmografisi açısından pek iyi bir film olmamış Yes Man. Ama Jim Carrey'nin zaten iyi filmlerin arasında serpiştirilmiş vasat filmlerden oluşan bir seyri var... Ben Jim Carrey denilince Truman Show, My Myself Irene, Man on the Moon, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Cable Guy gibi filmleri anımsamayı tercih ediyorum...

Yoğun bir iş günün ardından kötümser olmayan bir şeyler izleyeyim diyorsanız ve fazla da beklentiniz yoksa Yes Man'e bir şans verebilirsiniz, ama onun dışında sinema biletine vereceğiniz paraya değmeyecek bir yapım...

Ankara Mahpusu'nun notu: 4/10

- 19/2/2009 - yorum {3} - yorum yaz


Hüsrev Lokantası

Kategori: yemek-içecek

Kurufasulye söz konusu olduğunda akla ilk gelen yerlerden biri hiç kuşkusuz ki Hüsrev Lokantası'dır. Rize'nin Çayeli'nde faaliyete başlayan Hüsrev, Ankara'ya açtığı şubesinden sonra Türkiye genelinde kurufasulyesi ile iyice meşhur oldu. Nihayetinde, İstanbul'da da bir şubesi açıldı...

Hüsrev KurufasulyeHüsrev'in kurufasulyesi İspir'in Hortik Köyü'nden geliyor. İspit'in meşhur şeker fasulyesi zaten fasulyesi ile ünlü diğer restorantların da vazgeçilmez tercihi. Dolgun ve yoğun tadı ile oldukça güzel bir fasulye türü...

Hüsrev'in özel sosu ile tatlandırdığı fasulyesinin bir diğer özelliği ise gazının alınmış olması :) Şaka yapmıyorum, gerçekten de gaz yapmıyor Hüsrev'in fasulyesi. Hatta, lokantanın sahiplerinden fasulyelerin gazı alınırken gaz alarmının çaldığını duymuştum, kendisinin yalancısıyım :)  Bir şehir efsanesi, Hüsrev'in sırlarından birinin fasulyenin su yerine süt ile ıslatıldığı yönünde...

Hürev'deki kurufasulye gerçekten de kuru! Öyle suyuna ekmek banarak fasulye yemeyi sevenlerdenseniz az sulu Hüsrev usulü kurufasulye sizin için iyi bir tercih olmayacaktır. İçinde bolca yağ da olduğundan, eğer hafif yemekleri seviyorsanız kuyruk yağının bol miktarda olduğu bu fasulye muhtemelen size ağır gelebilir. Aslında, ben de çok ağır yemekleri seven biri değilim. Fakat, arada sırada mideyi şaşırtmak fena olmuyor :)

Hüsrev'de fasulyenize turşu ve bol tereyağlı pilav eşlilk ediyor. Pirinç Terme'den, tereyağ ise Vakfıkebir'den geliyor. Dana etinden hazırlanan köfteler de fena değil...

Hüsrev'e uzun süredir gitmemiştim. Açık konuşmak gerekirse, eskisi gibi keyif alamadım fasulyesinden. Bir kere, sanki porsiyon küçülmüş gibi geldi... Zaten Hüsrev'de porsiyonlar pek ahım şahım değildir; ama biraz daha azaltmışlar gibi. Üstelik, fasulyenin yağı da daha ağır geldi. Belki, bu seferlik ustanın eli fazla kaçmıştır, bilemiyorum.

Sonuç olarak, Hüsrev kalburüstü bir kurufasulye yeme fırsatı sunuyor. Ancak Ankara Mahpusu'nun klasik cimriliği içinde değerlendirecek olursam, bence fiyat-kalite açısından bir parça pahalı.

Hüsrev Çayeli
Çıkışı Hopa İstikameti Karayolu Üzeri Çayeli Rize
0464 532 8 188

Hüsrev Ankara

Osmanlı Caddesi No:27/A  Balgat Ankara
0312 284 7 373

Hüsrev İstanbul
Dedeman İş Merkezi Yıldız Posta Caddesi  No:48/1 Esentepe İstanbul
0212 347 4 210


Ankara Mahpusu
'nun notu: 7/10

- 15/2/2009 - yorum {0} - yorum yaz


Topaz Restorant

Kategori: yemek-içecek
Gümüşsuyu'nun Taksim'e yakın kısmında yer alan Topaz, Akdeniz ve Osmanlı mutfaklarından örnekler sunan bir restorant.

Topaz hakkında söylenmesi gereken ilk detay kesinlikle manzarası. Gümüşsuyu'ndan Boğaz'a uzanan manzara gerçekten de çok güzel. İnsanın iştahını dengeleyen harika bir katalizör. Hele ki benim gibi bir bozkır kentinde büyümüş ama içindeki çocuk kıpır kıpır kalmış biri için Boğaz'ın kaprisli dalgalarına bakarak heyecanlanmamak elde değil...

Topaz RestorantTopaz'da Osmanlı mutfağından örnekler olduğu kadar Akdeniz yemekleri de olsa, her yemektye aslında bir parça "Osmanlı" tadı saklı gibi geldi bana.

Gerçi, ağırlıklı olarak sadece deniz ürünleri tattım Topaz'da; bu yüzden menünün geneli hakkında yorum yapmam zor. Ancak, bence fiyat-kalite açısından denge tutturulamamış. Eğer içki içmeyi planlıyorsanız 2 kişilik bir akşam yemeği için 300 TL civarında bir para harcamayı göz almalısınız... Özenli bir servis, harika bir manzar ve fena olmayan yemekler olsa da bence istenilen fiyat fazla.

2007 yılında açılan Topaz'ın Koray Özgen tarafından yapılmış ve  70'leri anımsatan sade bir tasarımı var.

Taksim'e yakın olmasından olsa gerek, Topaz'da öğle yemeği de yenilebiliyor. Bu arada, Topaz, bar ve lounge olarak da hizmet veriyor...

Topaz Restorant - Bar - Lounge
İnönü Cad. Ömer Avni Mah. No. 50
Gümüşsuyu İstanbul

212 249 1 001


Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10

- 9/2/2009 - yorum {0} - yorum yaz


Öylesine Bir Dinleti

Kategori: opera
Öylesine Bir DinletiMurat Göksu tarafından yazılıp yönetilen Öylesine Bir Dinleti, Ankara'da Operet Sahnesi'nde sahneleniyor.

Didaktik bir şekilde "opera denen hadise nedir?" sorusuna yanıt veren Öylesine Bir Dinleti, opera aryaları, türküler, şarkılar gibi unsurları bir araya getiren bir kolaj. Aslında, pek çok ülkede bu tür eserler var. Opera sevgisini aşılamak, opera nedir sorusuna yanıt vermek için popüler opera eserlerinin harmanlamasından oluşan ve arada da öğretici bilgilerin yer aldığı bu eserler, özellikle çocukları hedefliyor. Öylesine Bir Dinleti'de böyle bir hedef kitle seçilmemiş, opera konusuna kuşkuyla yaklaşan herkes potansiyel seyirci olarak düşünülmüş.

Niyet gerçekten de çok güzel. Operanın hor görüldüğü, anlamsız bulunduğu bir ülkede insanlara "opera aslında kötü bir şey değildir" mesajını verecek eserler yaratmak çok akıllıca. Bu açıdan Murat Göksu'yu gerçekten tebrik ediyorum. Gelgelelim, sahnedeki sonuç pek parlak değil açıkçası...

Her şeyden önce, oyunun metni çok kötü. Operet Sahnesi'nde izlediğim bir diğer kolaj eser olan Kırmızı Ev gibi Öylesine Bir Dinleti'nin de metni çok ama çok baştan savma yazılmış. Okuma yazması olan ve opera hakkında iyi kötü bir şeyler bilen ya da google'da yarım saat arama yapan herhangi bir kişi oturup o metni rahatlıkla yazar.

Murat Göksu, böyle bir metnin altına imzasını atarken rahatsız olmadı mı merak ediyorum doğrusu... Fazlasıyla didaktik, bütünlük anlamı olmayan metnin en çok canımı sıkan kısmı ise agresifliğiydi. Neyin mi agresifliği? Operayı anlamayan ve sevmeyen insanları "tek bir şive" ve "tek bir kültür boyutuna" indirgeyip, ardından da bununla "kendince" dalga geçen agresiflik... Sonra kalkıp "çok seslilikten bahsetmek" ironi değil mi?

İnsanlar operayı sevmiyorsa, insanlar operayı anlamıyorsa suç onlarda mı yoksa yıllar yılı bu sevgiyi ve bilgiyi geniş kitelelere ulaştırmayan siz opera sanatçılarında mı? Tamam, kaynaklar sınırlı, ama yapılabilecek o kadar çok şey var ki... Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Internet sitesi üzerinden bu konuda insanları sıkmadan bilgilendirecek dokümanlar vs. yayımlayamaz mı? Öylesine Bir Dinleti tarzında bilgilendirici eserleri -daha kaliteli olmak koşuluyla- daha yaygın şekilde sahneleyemez mi?

2 perdelik oyun boyunca, Figaro'nun Düğünü gibi bilindik operalardan aryalar, sevilen türküler ve Jingle Bells gibi şarkılar sahneleniyor. Açıkçası, ben oyunun yazarı olsaydım, sinema, reklam filmi gibi popüler platformlarda sıkça karşılaşılan "beylik" operalardan bölümlere daha çok yer vererek, seyircinin operaya çok daha sıcak bakmasını sağlamaya çalışırdım. Tabii, bunun yanı sıra, aşırı didaktik metni çok daha yumuşak ve dolaylı bir hale getirir, böylelikle opera ile ilgili daha fazla önyargıyı daha samimi ve zarif bir şekilde yıkmaya gayret ederdim. Son olarak da, oyunun genel kurgusu ve anlam bütünlüğündeki zayıflığı ortadan kaldırırdım...

Unutmadan, Murat Karahan'ın performansı alışık olduğuma göre oldukça kötüydü. Bir temsillik bir durum muydu? Yoksa oyunun kötülüğü Murat'a da mı yansıdı bilemiyorum...

Sonuç olarak, Öylesine Bir Dinleti bence iyi niyetli ama son derece başarısız bir oyun olmuş... Bu yüzden, opera konusunda iyi kötü bilginiz varsa, kesinlikle sıkılacağınız bir oyun. Ama operaya ilgi duyuyor ama pek bilginiz yoksa gitmenizden bir zarar gelmez. Ya da çevrenizde operayı sevdirmek istediğiniz biri (sevgiliniz gibi :) varsa onu Öylesine Bir Dinleti'ye götürerek birazcık olsun opera sevgisi ve bilgisi aşılayabilirsiniz...


Ankara Mahpusu'nun notu: 4/10

- 17/1/2009 - yorum {0} - yorum yaz


Kırmızı Ev - Müzikli Oyun

Kategori: tiyatro
Kırmızı Ev Müzikli OyunLeyla Çolakoğlu'nun bir projesi olan Kırmızı Ev'i Resim ve Heykel Müzesi'ndeki Operet Sahnesi'nde izledim.

2 perdelik oyun, jazz, pop, opera, sirtaki, flamenko gibi değişik tarzlardaki müzik eserlerinin bir kolajı. Oyun, "Kırmızı Ev" isimli bir caz bar ve sahibesi (Tresor) üzerine kurgulanmış.

Kırmızı Ev'de seslendirilen parçalar değişik duyguları anlatıyor ve her bir parça öncesinde durumu anlatan küçük bir diyalog ya da monolog izliyoruz. Parçalar, ağırlıklı olarak Fransızca, İtalyanca ve İngilizce. Çok kısa bir kaç Türkçe parça da var.

Oyunun metinlerini Eda Alanson kaleme almış. "Kör göze parmak" şeklinde fazlasıyla didaktik ve zorlama metin, temsilin en kötü bileşenlerinden bir tanesi. Son derece özensiz metin, oyunun zayıf kurgusuyla birleşince sonuç gerçekten de çok kötü olmuş.

'Kırmızı Ev' isimli pavyon görünümlü caz kulübü, çingenelerden, mafya babalarına, çapkınlardan, eşcinsellere kadar çok geniş bir yelpazedeki farklı insanların ortak  paydası olarak oyunun odağını oluşturuyor. Hafiften "Moulin Rouge" esintisi altında hayat bulan alabildiğince klişe replikler, insanın tahammül sınırlarını zorlayacak kadar kötü...

Gelelim müzik ve dans kısmına. İyiden başlayayım! :) Bu temsili izlenir kılan en önemli isim Robert rolündeki Murat Karahan. Aşk-ı Memnun operasında Behlül rolünde de izleme fırsatı bulduğum Murat Karahan olmasa, Kırmızı Ev inanın izlenebilir bir temsil olmaktan çıkar. Belki çok abartılı geliyor bu yorumum, ama şayet oyunu izlerseniz Murat'ın Kırmızı Ev'e ne denli renk ve çoşku kattığını rahatlıkla görebilirsiniz. Öncelikle, bir işi iyi ve severek yaptığını bilen insanlardaki parıltıyı, Murat şarkı söylerken gözlerinde görebiliyorsunuz. Ayrıca, insanın kulağında "karamel" tadı bırakan güzel bir sesi var.

Sesi ile dikkat çeken bir diğer isim ise Mirala rolüyle izlediğimiz Arsen Arsoy. Gerçi küçük rolü nedeniyle Arsen'i sahnede pek göremedim; ama kesinlikle çok güçlü bir ses. Keşke oyunda daha iyi yararlanılsaymış bu sesten.

Projenin mimarı Leyla Çolakoğlu, ayrıca Tresor rolüyle sahnede de var. Keşke olmasaymış... Kötü İngilizcesi ile söylediği şarkılar insanda "bir an önce bitse de gitsem" hissi uyandırıyor.  Tresor'un kocası rolünde izlediğimiz Deva Çolakoğlu da oldukça kötü Fransızca aksanı ile  şarkılarda eşini aratmıyor ne yazık ki.

İyi performansları ile dikkatimi çeken diğer isimler arasında Ramona rolü ile Hale Alanson ve kötü sarhoş taklitine rağmen güzel söylediği şarkıları ile Barış Yanç var.

Dansları ile oyunu izlenebilir kılan Nilgün Demireller'i ve Armağan Davran'ı da unutmamak gerekir tabii. Ama Armağan Davran'la ilgili olarak Çalıkuşu'ndaki gözlemim hala devam ediyor. Bir başdansçı bu kadar kilolu ve hantal olmamalı!

Kısacası, Kırmızı Ev, genel olarak oldukça başarısız bir oyun. Ama bu son derece dağınık ve klişe kolaj içerisinde Murat Karahan'dan güzel şarkılar dinlemek için bile gidilebilir!


Ankara Mahpusu'nun notu: 3/10

- 22/12/2008 - yorum {2} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Türk Kahvesi
İlham Avcısı
How to Brew Turkish Coffee
Kategoriler
  • bale
  • dergi
  • genel
  • kitap
  • mekan
  • opera
  • sinema
  • spor
  • tiyatro
  • yemek-içecek

  • Son Yazılar
    - Slumdog Millionaire (Milyoner)
    - Baklavacı Hacıbaba - Karaköy Güllüoğlu
    - The Curious Case of Benjamin Button - Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi
    - The Wrestler - Güreşçi
    - Bağıran muhabirler?!
    - Yes Man - Bay Evet
    - Hüsrev Lokantası
    - Topaz Restorant
    - Öylesine Bir Dinleti
    - Kırmızı Ev - Müzikli Oyun
    - İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi
    - Kanlı Nigar - Müzikli Güldürü
    - Quick China Bilkent
    - Türk kahvesi nasıl yapılır?
    - Boxer vs. Men's Health
    - Arçelik Türk kahvesi makinesi: Telve
    - Ankara Opera Sahnesi
    - Çalıkuşu Balesi
    - Minna's Hot Spot Bistro
    - Sports International Bilkent