|
Gran Torino Bu aralar hayatımın akışı o denli yoğun geçiyor ki, çok istediğim halde bazı kitapları okumayı ve bazı filmleri izlemeyi bir hayli ertelemek zorunda kalıyorum. Mesela Gran Torino! 2008 yapımı Gran Torino'yu daha fragmanını görür görmez çok merak etmeme rağmen, filmi 2009 yazının son demlerinde ancak izleyebildim...
Kısık gözlerinden yayılan o maço bakışlarıyla ilk olarak Western dünyasına adını altın harflerle yazdıran, ardındansa "evet zamanında çok iyiydi ama heyhat artık devri kapandı işte n'aparsın!" denildiği bir dönemde yönetmenlik koltuğunda da harikalar yaratabildiğini hepimize kanıtlayan Clint Eastwood Abi'miz Gran Torino ile bir kez daha huzurlarmızdaydı.
Yıllara meydan okuyan, şarap tadındaki Clint Abimizi Gran Torino'da hem yönetmen koltuğunda, hem de başrolde buluyoruz. Böylelikle, 2004 yılında izlediğimiz Million Dollar Baby'den bu yana Clint Eastwood, hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olarak ilk kez beyaz perdede yer almış oldu.
Film, hayat arkadaşını yeni kaybetmiş, Amerikan milliyetçisi olan ve Kore'de savaşmış Walt Kowalski adında yaşlı bir adamın öyküsü anlatıyor. Clint Eastwood'un yönettiği diğer filmlerde de sıkça gördüğümüz şekilde bir insanın psikolojisini ve hayatlardan kesitleri çok başarılı bir şekilde izleyiciye aktarılıyor.
Her haliyle aksi ve huysuz bir ihtiar olan Walt, eşi de ölünce Michigan'ın banliyösündeki evinde Labrador Retriever cinsi köpeği Daisy ile yalnız yaşamaya başlar. Yıllarca Ford fabrikasında çalıştıktan sonra emekli olmuş olan Walt'ın iki oğlu ile gerçek anlamda ilişkisi yoktur, sağlığı kötüdür ve yaşadığı muhite yoğun şekilde yerleşmeye başlamış olan Kore'li Hmong'lardan da son derece rahatsızdır. Anlayacağınız, her haliyle ızdırap ve yalnızlık dolu bir dünyada ölümü beklemektedir. Filme adını veren Gran Torino ise Walt'ın çok sevdiği 1972 model spor arabasıdır. Walt'ın Hmong komşularının yeni yetme oğlu Thao'nun bu arabayı çalmaya çalışırken Walt'a enselenmesi ile önyargı kalkanları ile çevrili Walt'un dünyası yavaş yavaş değişmeye başlar.
Aslında yavaş tempolu bir film olmasına rağmen, samimi sıcak havasını, seyirciyi şaşırtan gelişmelerle süslemesi sayesinde ilgiyle izlenebiliyor. Mesela, Walt'un Kore Savaşı'nda yaşadığı ve hayatının geri kalanı boyunca onu takip eden olayı ben bir şekilde flashback olarak mutlaka gösterilir diye film boyunca bekledim. Ama tek bir replik dışında bu olaydan hiç bahsedilmedi. Asıl, şaşırtan sürpriz ise sonda! Şiddete karşı olanların bile şiddetle çözüm aramasına alıştığımız dünyada Walt, doğrudan şiddetin aktörü olmadan da işlerin çözülebileceğini cümle aleme gösteriyor.
Elinden düşürmediği M1 Garand tüfeği ile Colt tabancası, sürekli tüttürdüğü sigarası ve zippo çakmağı, yere tükürmeleri, aksi yanıtları ve davranışları ile Clint Eastwood maço, eski tarz, aksi ve önyargılı ihtiyar rolünü harika oynamış.
Filmde, eleştirilebilecek noktalardan biri, diğer Clint Eastwood filmlerinde de zaman zaman kendisini hissettiren dolaylı ve hafif Katolik Kilisesi propogandası...
Gran Torino, gelişmiş toplumlardaki yalnız yaşlılık, toplumlar ve kültürler arası iletişimsizlik, kuşaklar arası anlayışsızlık gibi modern hayatın pek çok ana başlığına zarif göndermelerle süslü, gösterişten uzak ama güzel oyunculuklar süslü sade ama usta işi bir yapım. Eğer hala yapmadıysanız, izlemenizi öneririm...
Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10
13:01 - 31/8/2009 -
re: köpei
Evet, "ğ" kaçıvermiş sanırım :-)
Dikkatiniz ve uyarınız için teşekkürler...
ankaramahpusu - 2009-09-01 15:14:16 - 2009-09-01 15:14:16
köpei
ğ unutulmuş sanırım :D
isimsiz - 2009-09-01 01:25:10 - 2009-09-01 01:25:10
|