Ankara Mahpusu

Google Caffeine

Kategori: bilisim

Google Caffeine
Bunca yıllık Google, arama motoru mimarisinde sistemli bir değişikliğin arefesinde.
Google Caffeine kod adlı yeni arama motoru test öncesi (pre-test) yayınlarına başlamış bile...

Yukarıdaki linkten bakacak olursanız, görsel açıdan mevcut Google'dan hiçbir farkı olmadığını görebilirsiniz.
Zaten, değişiklik arama algoritmasına getirilen yeniliklerde.

Yapılan değişikliklerle Google, hız, doğruluk, arama-sonuç ilişkisi ve indeks boyutu konularında daha iyi sonuçlar elde etmeyi planlıyor.

Google Caffeine, mevcut Google ve Microsoft'un yeni arama motoru Bing'i mukayese eden testler şimdiden yapılmaya başlanmış bile.
Genel olarak çıkan sonuçlar (tabii ki şimdilik) şöyle:

Hız: Yeni Google
Doğruluk: Yeni Google
Arama-sonuç ilişkisi: Berabere
İndeks boyutu: Bing

Google Caffeine, test sonuçlarına göre önde görünüyor; ancak diğer taraftan da Microsoft Bing ile arama motoru pastasındakini boyunu mutlaka yükseltecek gibi.
Hele ki, Yahoo'nun 2010'dan itibaren arama motoru fonksiyonunu Bing üzerinden yapacağını duyurması ile Microsoft çok ciddi bir destek elde etmiş olacak.

Yine de benim tahminim Google arama motoru dünyasının lideri olmaya devam edecek...

00:03 - 21/9/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Şeker Bayramı ve Likör

Kategori: yemek - i_ecek
Şeker Bayramı ve Likör
Bir başka Şeker Bayramı...
Ve uzun bir ayrılık sonrasında nihayet bayramda ailemle birlikteyim.

"Eski bayramlar başkaydı" diyecek kadar yaşlandım mı bilemiyorum; ama "bayram sıcaklığının" kola reklamlarının tekeline girmesinin üzerinden uzun süre geçtiğine eminim.

Eski bayramlar şöyleydi böyleydi yazıları kervanına katılmaya niyetim yok aslında.
Ama... :-)

Likörlerden bahsetmeden edemeyeceğim!
Eskiden özellikle bayramlarda likör eşliğinde kahve ikram etmek alışkanlığı vardı, bilmem hatırlıyor musunuz?

Şimdilerde bakıyorum da, bırakın bayramları normalde bile insanlar pek likör içmiyor.
Mey'in Hare Likörü'nü piyasaya sürmesi, likör tüketimini bir parça canlandırmış olsa da likörün eski altın günleri artık geride kaldı galiba. Bu arada, Hare hiç fena bir likör değil, tavsiye ederim.

Bugün Milliyet Pazar ekinde Mehmet Yalçın likörler hakkında güzel bir yazı yazmış. 1980'lere kadar her zaman her meyveyi yeme şansı olmadığı için istenilen meyve tadını sunan likörlerin haliyle çok gözde olduğundan bahsedilmiş yazıda. Bir de, yapay aromaların gelişmesi ile likörlerin bir ölümcül darbe daha aldığından da bahsediyor Yalçın, ki çok haklı.

Ama, her ne olursa olsun, kendi adıma likör içmeyi -özellikle de kahvenin yanında- hala seviyorum...

Bu arada, ilk defa evde kendim likör yaptım, ayıptır söylemesi! :-)
Üstelik, hiç de fena olmadı tadı.
İlk kez dün akşam içtik arkadaşlarla...
Buraya, yapılışı hakkında bir şeyler yazmayı düşünüyorum aslında...

Herkese iyi bayramlar!
Bayramlaşın, mutlu olun, mutlu edin...

15:52 - 20/9/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Sel Felaketi ve Köşe Yazıları

Kategori: gundem
Sel Felaketi ve Köşe Yazıları
Sel felakatini izleyen günler içerisinde
Sel Felaketi ve Ana Haber Bültenleri başlıklı bir yazı yazmıştım.
Hem sel felaketini hem de bilgi sunmak yerine magazin yarışı yapan ana haber bültenlerini eleştirmek için...

Aradan günler geçti ve hemen her gazetede köşe yazarları sel felaketi ile ilgili haberler kaleme aldı.
Doğal olarak, bu yazılar içerisinde iyiler olduğu kadar kötüler de var.
Kimisi "vah, vah"dan fazlasını içermeyen çalakalem yazılmış yazılar...
Kimileri ise gerçekten de yaşanan felaket konusunda sunduğu bilgiler ve perspektif ile konuyu daha iyi kavramamızı sağlıyor...

Mesela, ikinci grupta yer alan yazılardan bir tanesi Milliyet'te Rıza Türmen tarafından kaleme alınan "İnsan Yaşamının Önemi" başlıklı yazı...

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) eski yargıçlarından olan Rıza Türmen, yazısını çok güzel bilgilerle donatmış. Ne gibi mi? İşte temel başlıklarla Türmen'in anlattıkları:

- 1997 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi yeni bir imar planı ile Ayamama Deresi'nin geçtiği alanları yüksek yoğunluklu ve çok katlı yapılaşmaya açmış.
- Mimarlar Odası bu yeni düzenlemeyi inceleyerek "o bölgede bu şekilde yapılaşma olursa doğal felaketlere davetiye çıkar" şeklinde bir rapor hazırlamış.
- Rapor, Belediye tarafından dikkatie alınmayıp; yapılaşma başlamış.
- Mimarlar Odası 1998'de İdare Mahkemesi'ne dava açıp, yürütmenin durdurulmasına ve işlemin iptaline karar verilmesini sağlıyor.
- Ancak, tüm bu işlem tamamlanana kadar bölgede yapılaşma almış başını yürümüş.

Yazısının devamısında ise, Rıza Türmen 1993 yılında meyana gelen ve 39 kişinin hayatını kaybettiği Ümraniye Çöplüğü'nün patlaması olayına dönerek yerel yöneticilerin ihmallerinden kaynaklanan bu tür olaylar nedeniyle bu yöneticilerin cezalandırılabileceğine dikkatimizi çekiyor...

Düşünsenize, göz göre göre yaşanan böylesine bir sel felaketinde hayatını ya da malını mülkünü kaybedenler sorumlu Belediye Başkanı'nı dava edip, ceza almasını sağlasa; bundan sonra yerel yöneticiler, şehrin ve doğanın dokusunu tahrip eden hatalı uygulamaları rahat rahat yapabilir mi sizce?

Günlerdir haber bültenlerine bakıyorum, köşe yazılarına göz atıyorum... Konu hakkında Rıza Türmen'inki kadar doğrudan ve güzel bilgi veren başka yazıya denk gelmedim açıkçası!

Bilgi ve tarafsız yorum dışında her şeyi sunan, köşelerini adeta çöplüğe çeviren yazarların Rıza Türmen'den öğreneceği çok şey olduğuna inanıyorum...

Evet, Rıza Türmen'in yazıları biraz fazla "ciddi", biraz "renksiz" belki; ama bugünlerde hasret kaldığım "bilgi veren, perspektif genişleten" doğru düzgün yazılar...

14:15 - 15/9/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Doing Business (İş Yapma) Endeksi 2010

Doing Business (İş Yapma) Endeksi 2010
Dünya Bankası tarafından her yıl yayımlanan bir çalışma var, adı Doing Business yani İş Yapma.

Ne mi anlatıyor bu çalışma? Kısaca anlatmak gerekirse, 183 ülkenin iş piyasası düzenlemeleri hakkında veriler toplayarak bu ülkeleri iş yapma kriterlerine göre sıralayan bir çalışma.

Dünya Bankası, bu sıralamaları her bir ülkede iş yeri açma, izin alma prosedürleri, çalışanlara yönelik düzenlemeler, mülk kaydı, kredi alma, vergi ödeme, yatırımcıların korunması, sınırlararası ticaret ve iş yeri kapatma gibi bir takım kriterler hakkında sayısal veri üreterek yapıyor.

Her sene, bu rapora göz atarak en azından Türkiye'nin durumu ne olmuş diye bakmaya çalışıyorum...

Peki, bu seneki durumumuz ne? Açıkçası, pek parlak değil.
2009'da iş yapma açısından 63'ünde sırada yer alan Türkiye, 2010 çalışmasına göre 10 sıra gerileyerek 73'e düşmüş!

Ekonomik hacim açısından dünyanın en büyük 15 ekonomisi arasında yer alan bir ülkenin, iş yapma kriterleri açısından böylesine düşük bir noktada olması, aslında işsizliğin neden bir türlü düşmediğini de anlamamıza yardım edebilir!

Bırakın iş açmayı, açıp da kapatmak istediğiniz bir iş yeri bile başınıza bela bizde. İş yeri kapatma açısından ülkemiz tam 121. sırada yer alıyor!!!

İş yeri açmak, işletmek ve hatta kapatmak dahi bu derece zor olan bir ülkede girişimci olmak, iş yeri açıp istihdam yaratmak da haliyle deli cesareti istiyor...

Umarım seneye bir parça olsun daha üst sıralarda yer almamızı sağlayacak düzenlemeler yapılabilir...

Doing Business çalışmasının Türkiye'ye ilişkin özet bilgilerine buradan ulaşabilirsiniz.

Doing Business'ın özet PDF dökumanını ise buradan indirebilirsiniz.


05:51 - 11/9/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Sel Felaketi ve Ana Haber Bültenleri

Kategori: gundem
Sel Felaketi Eylül 2009Pisi Pisine...
Televizyonlardaki sel felaketi görüntülerini izlerken, dilimin ucuna gelip konuveren sözcükler bunlar oldu... Pisi pisine...

Ne demek pisi pisine? "Boş yerine, boşuna" anlamına gelen bir zarf... Boşu boşuna kaybedilen onca can... İnsan başka ne diyebilir ki!

Dere yatakları üzerine plansız ve bir o kadar da kontrolsüz şekilde yapılaşma yapılan, üst yapının bol kazançlı rant kavgası esnasında "alt yapı"nın akıllara bile gelmediği ve uyarılarda bulunan bilimadamlarının bir güzel kulakardı ediliği güzel yurdumda insan neye üzüleceğini, kime kızacağını şaşırıyor!

"Doğal" denilen ama oluş şeklini biraz kurcalayınca doğal görünümlü insaneli afetlerin oluşmasına yol açan kamu otoritelerine mi, gözleri para hırsından başka şey görmeyen müteahhitlere mi, o evleri satın alarak çarpık yapılaşmanın çarklarını döndüren vatandaşlara mı, yoksa duyarsız kaldığımız için hepimize mi kızmalı??

Habersiz Haber Bültenleri!
Sel felaketiyle ilgili gelişmeleri takip etmek için uzun süredir yapmadığım bir şeyi yaptım ve ana haber bültenlerini izledim!

Haber bültei başlamadan önce verilen "tanıtım" görüntüleri, aslında ellerinde olan malzemenin neredeyse tamamını içerdiği için bültenin kendisini izlemeye gerek yok diyebilirim!

Bülten açılıyor ve spiker haberler hakkında detay vermeye başlıyor.
Ama, tanıtımda duyduğumuz sözlerin hemen hemen hepsini (üstelik neredeyse aynı tümcelerle!) bir kez de spikerden dinliyoruz, kim bilir belki anlama özürlüyüzdür?!

Sonra, canlı bağlantı için muhabirlere bağlanılıyor...
Ki onlar daha da evlere şenlik.
Pek çoğu düzgün Türkçe konuşmaktan bihaber.
Üstelik, olay yerinden canlı olarak aktardıkları bilgi, tanıtımda ya da stüdyoda  söylenenlerden hemen hemen hiç farklı değil.
Yani etti üç!

Tam üç kez aynı bilgiler dönüp dolaşıp veriliyor.
Yeni bir bilgi, derinlemesine bir haber, detay bir gelişme, konuyu değişik bir boyuttan görmemizi sağlayacak teknik bir değerlendirme... Bunlar için beklemek boşuna, çünkü böyle "gereksiz" şeylere lüzum olmadığını düşünüyor olmalı haberciler.
Ama haklarını yememek lazım, aynı bilgiyi en az 3 kez izleyiciye sunarak, en geç algılayanın bile haberi algılamasını sağlayarak muhteşem bir hizmet sunmuş oluyorlar!

Haber programı yapımcıları, ne yazık ki bizleri kalitesiz ve özensiz haberlere alıştırarak Türkiye için büyük bir kötülük yapıyorlar diye düşünüyorum...

Ya siz, siz ne düşünüyorsunuz haber bültenleri konusunda?
İzlediğiniz haberlerden memnun musunuz???

12:46 - 10/9/2009 - yorum {1} - yorum yaz


Kuzey Kalesi

Kategori: genel
Kuzey KalesiKuzey Kalesi
Bazı şeyler vardır, tam olarak ne olduğunu anlamasanız da iyi kötü fikir yürütebilirsiniz.
Ama öyle şeyler vardır ki ya bilirsiniz ya da bilmezsiniz.
İşte "Kuzey Kalesi" bu ikinci gruba giren kavramlardan...

Şimdi, ben size "Kuzey Kalesi" desem, ya hiç bir şey anlamayup "Kuzeyde bir kale mi varmış, ne kalesi?" benzeri şeyler düşüneceksiniz ya da "Aman tanrım, Pilsan'ın meşhur oyuncağı Kuzey Kalesi mi???" diyeceksiniz...

1970 ve 80'li yılların mini mekanik serisinden efsanevi bir oyuncağı idi Kuzey Kalesi.
Bu yüzden, eğer bu yaş grubundan değilseniz ve mini mekanik oyuncaklarla ilginiz olmadıysa Kuzey Kalesi kuvvetle muhtemel sizin için hiç bir anlam ifade etmeyecektir.
Ama benim gibi bu oyuncağın hasretiyle çocukluk günlerini kavurmuş olanlar için Kuzey Kalesi, "ulaşılmaz hazine" kavramı ile eş anlamlıdır!

Orada Bir Kale Var, Gitmesek Deee, Görmesek Deee...
Çocukken mini mekaniklerimle oynamaya bayılırdım.
Mini mekanikler, yurtdışında Playmobil şirketi tarafından üretilen plastikten minik insanlar serisinin Türk versiyonu idi.
Mini mekanik oyuncakları temel meslek grupları üzerine kurgulanmıştı.
Doktorlar,  askerler, müzisyenler...
Tabii ki, en popüler mini mekanikler asker olanlardı ve bunların içinde de en gözde olanlar kovboylar ve Kuzeyli Amerikan askerleriydi.

İşte, bu mini mekanik dünyasının en göz alıcı, en çok arzulanan ve de doğal olarak en pahalı parçası Kuzey Kalesi adı verilen set idi.
Bu sette neler yoktu ki neler!!!
Fonksiyonel bir kale (kapısı bile açılıyor yahu! :-), toplar, askerler, karargah odası...

Çocukluk günlerim, Kuzey Kalesi için para biriktirmeye çalışmak, bizimkileri gidip alsınlar diye ikna etmek, babannesinin Kuzey Kalesi aldığı Volkan'ı delice kıskanmak, oyuncakçının vitrinine gidip Kuzey Kalesi kutusuna hayran hayran bakıp hülyalara dalmakla heba olup gitti...

Çocukluğumun bu harcanmış hali bana özgü sanırdım, ama geçen gün okuduğum bir haber yalnız olmadığımı gösterdi.
Kuzey Kalesi'nin vakti zamanındaki üreticisi Pilsan şirketine yüzlerce insan başvurup "Çocukken Kuzey Kalesi için deli olurdum ama alamamıştım, paraysa para şimdi elimin kiri bana Kale'mi verin!" deyince şirket Kuzey Kalesi'ni tekrar üretmiş!
Ama gelin görün ki, hain kader yakamı bırakmış değil. Ben bu yeni seriden haberdar olduğumda, yeterli talep olmadığından üretimi tekrar durdurmşlar! :-(

Yıllar sonra, Amerika'dayken Kuzey Kalesi hatıralarımın depreştiği bir an Internet'ten bir dünya Playmobil askeri siparişi verip kendi Kuzey Kalemi yaratmaya teşebbüs etmiştim; ama sonuç pek de tatmin edici olmamıştı! :) Ve şimdi öğreniyorum ki, Kuzey Kalesi'ne meğerse ne de çok yakınmışım, ama tekrar kaybedivermişim...

Bana ne! Ben Kuzey Kale'mi istiyorum!!!

Ankara Mahpusu'nun notu: 10/10


09:07 - 10/9/2009 - yorum {1} - yorum yaz


Watchmen

Kategori: sinema

Watchmen
Hayranlarının uzun süredir büyük bir merakla beklediği, benim gibi Watchmen dünyasından ancak filmin yapılmaya başlanmasıyla haberdar olmuş cahil cühala tayfasının ise "acaba nasıl bir şey bu Watchmen hadisesi?" diye birbirlerine sordukları filmi nihayet izleyebildim...

Aslında, filmden söz etmeden evvel "Watchmen nedir?" konulu bir kaç tümce yazmakta fayda var sanırım...

Watchmen, yazar Alan Moore tarafından yaratılmış ve Dave Gibbons tarafından çizilmiş olan bir DC Comics çizgi romanı.
(Bu arada, Alan Moore ismine dikkat diyorum. Bu tuhaf görünümlü bey amca, V for Vendetta gibi enteresan çalışmalara imza atıyor.)
1986 ila 1987 yılları arasında ve 12 bölüm olarak yayımlanan çizgi roman, o kadar büyük bir ilgiyle karşılandı ki; bir anda tüm dünya çapında hayranları oluşmuş...

Peki bir çizgi romanı bir anda kült haline getiren neydi?
Aslında, temelde yine bir "süper karakterler" dünyası sunuyor Watchmen.
Ama, diğerlerinden farklı olarak, bir karakter (Dr. Manhattan) hariç olmak üzere süper kahramanlarımız aslında superman gibi sınırsız güçlerle donatılmış değil.
Daha çok, Batman-Spiderman arası diyebileceğimiz bir gerçekliğe sahipler. Genel olarak, normal insanlara göre çok daha güçlü olmaları dışında çok sıradışı özellikleri yok denilebilir.

Olay akışına gelirsek...
1940'lar ve 60'lar boyunca bir takım süper kahramanlar ortaya çıkar (tabii yine Amerika'da!).
Bu kahramlanlar, özel kostümler giyerek ve gerçek kimliklerini gizleyerek kötülerle savaşırlar.
Bu arada, Dr. Manhattan isminde gerçekten de ölümsüz ve süper güçleri olan yeni bir süper kahraman daha ortaya çıkar.
Ancak, zaman içerisinde bu süper kahramanlar Amerikan Hükümeti için çalışmaya başlarlar ve bu destek ile Amerika, Vietnam Savaşını kazanır! 1980'lere gelindiğinde ise Amerika ve Sovyetler arasında nükleer bir savaşın başlaması neredeyse kaçınılmazdır...
Zaten, Watchmen dünyası bir alternatif tarih kurgusu üzerine dayanıyor.

Sonra, süper kahramanlar zamanla normal hayatlarına çekilirler. Komedyen ve Dr. Manhattan ise Hükümet için çalışmaya devam eder. Sonra günlerden bir gün, Komedyen esrarengiz bir şekilde öldürülür ve nükleer savaş arefesinde süper kahramanlar yine iş başına geçer.
Watchmen'in temel öyküsü kısaca böyle...

Bu kült öyküyü beyaz perdeye taşıyan isim,
300 filminden anımsayacağınız Zack Snyder.
Aslında, filmin yayın hakları yıllar önce satın alınmış; ancak uzunca bir süre "filmleştirilemeyeceği" öngörüsü ile harekete geçilememiş...

Zack Snyder'ı 300'den sonra çok beğenenler olmasına karşın, ben açıkçası filmi pek beğenememiştim.
Yukarıdaki link'e tıklayarak 300 hakkında yazdığım yorumu okuyarak neden olduğunu görebilirsiniz. :-)
Bu sebeple, Snyder'ın bu yeni çizgi roman uyarlamasına açıkçası oldukça önyargılıydım...

Aslında, Snyder'ı bu çalışmasının takdir edilecek bir takım yanları yok değil. Çünkü, bir takım Hollywood klişelerine karşı çıkmış Watchmen ile.
Mesela, böylesine pahalı bir filmi adı sanı duyulmuş ünlü oyuncularla çekmemiş olması, insanlar tarafından oldukça bilinen Batman, Spiderman, Superman gibi bir süper karakter yerine daha kıyıda köşede kalmış bir çizgi romana el atmış olması gibi...

Tabii, diğer yandan da, 300'den aşina olduğumuz popüler kültür öğelerini burada da sıkça kullanmaktan çekinmemiş. Örnek mi? Bol kanlı ve mantık sınırlarını zorlayan aksiyon sahneleri, olay kurgusu içerisinde bariz şekilde sırıtan ve bir erotik filmi aratmayan sevişme sahneleri (uçan cihaz Archie'deki sevişme sahnesi neydi öyle! :), sözde popüler kültürü eleştiren ama aslında popüler kültürün ta kendisi olan büyük ve boş laflar gibi...

Watchmen'in 12 bölümüne yayılan tüm o olayları tek bir filme sıkıştırmak zorunda olmak anlaşılan yönetmeni bir hayli zorlamış.
Keşke, Snyder filmine daha çok güvenseymiş ve 2 bölüm halinde kurgulasaymış. Bu hali ile ne yazık ki oldukça uzun ve biraz sıkıcı bir film çıkmış ortaya.
Şahsen, filmin ilk 20 dakikasında gerçekten de farklı bir "süper kahraman" filmiyle karşı karşıya olduğumu düşünmüş olmama rağmen, devamında bu umut buharlaşıp gitti.

Bu arada, son bir not olarak belirteyim. Watchmen'in yaratıcısı Alan Moore, filmin yapımcıları ve yönetmeni ile düştüğü fikir ayrılıklarından dolayı filmde adından bahsedilmesini istememiş...

Watchmen, belki çizgi roman olarak gerçekten de sıradışı bir yapım olabilir. Bilemiyorum...
Ama, film olarak sıkıcı ve sıradan bir süper kahraman filminde pek fazla bir şey sunmuyor.


Ankara Mahpusu'nun notu: 6/10

13:21 - 8/9/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


The White Tiger

Kategori: kitap

The White TigerThe White Tiger
Hintli yazar Aravind Adiga'nın ilk kitabı olan ve yayımlandığı yıl Man Booker ödülünü alan The White Tiger'ı açıkçası biraz istemeye istemeye okudum...

Niye mi?
Bir kere, ödül alan kitaplara karşı biraz önyargım olduğunu itiraf etmeliyim. Sonra, birden çok popüler olan yazarlara ve kitaplara karşı da önyargılıyım...
Ee bu kadar önyargı bir araya gelince, kitabı okumaya hevesle başlamak mümkün olmadı haliyle :-)

Kitap, Balram Halwai isimli Hintli bir girişimcinin Hindistan'ı ziyarete gelecek olan Çin Hükümet Başkanı Wen Jiabao'ya hitaben yazdığı bir dizi mektup şeklinde kurgulanmış.
Balram, mektuplarında sıfırdan ve sefaletten başlayarak Bangalore'da nasıl başarılı bir girişimci olduğunun hikayesini anlatıyor.

Ana eksende Balram'ın hikayesi varmış gibi görünse de, yazar Balram üzerinden bir dizi ikileme işaret ediyor.
Mesela, Hint kast sistemi ve politik yolsuzluk, Hindistan'ın modern bir ekonomik güç olarak yükselişi ile kırsal alanlardaki ve varoşlardaki inanılmaz boyutlardaki yoksulluk, Hindistan ile Çin arasındaki gerilim, yıllarca yurtdışında yaşamak ile Hindistan'a geri dönmek, Hindu ile Müslüman nüfus arasındaki iletişimsizlik...

Peki, sonuç olarak ben bu kitabı sevdim mi?
Kesinlikle, hayır!
Peki, başlangıçta bahsettiğim önyargılarımdan dolayı mı? :-) Buna da hayır diyorum.
Kitabı pek sevmedim, çünkü işaret ettiği ikilemler artık günümüzde hemen herkesi az çok fikir sahibi olduğu sorunlar.
"Hindistan ve Çin süper güç olarak gelişiyor ama bu ülkede yaşayan farklı sosyal gruplar arasında büyük uçurumlar var" artık dünün haberi...
E anlattığı ortam, verdiği bilgiler çarpıcı değil, -bence- anlatım tarzı, kurgusu da çok enteresan değil...

Sonuç olarak mutlaka okuyun diyebileceğim bir kitap değil. Ama, ilk kitap olarak koskoca Man Booker Ödülü'nü alan bir kitabı böyle acımasızca eleştirmek olur mu? Olur, olur; çok da güzel olur! :-)

Ankara Mahpusu
'nun notu: 6/10

09:08 - 6/9/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Farm Town

Farm Town
Farm Town, FarmVille'e çok benzeyen, hatta neredeyse tıpatıp aynısı olan bir Facebook uygulaması.

Hangisinin daha önce uygulamaya konduğunu öğrenmek için yapımcı firmalar Zynga (FarmVille) ve Slashkey'im (Farm Town) sitelerine şöyle bir göz attım.
Pek bir bilgi yok yayımlama tarihleri hakkında. Ama, anladığım kadarıyla Farm Town bir parça daha önce çıkmış gibi...

FarmVille mi? Farm Town mu?
İki oyun hem konu, hem tarz olarak tamamen aynı diyebilirim.
Bir kaç farklılık var aralarında...
- Grafik olarak, FarmVille daha çizgifilmvari, ki bence bu daha güzel :-)
- Oynanabilirlik açısından da FarmVille daha esnek.
Yani, bir şeyler yapmak FarmVille'de daha kolay, ki bence bu da FarmVille için artı puan...
- Oyun detayı ve zenginliği açısından ise önde olan isim Farm Town.
Ancak, Farm Town'da zaman zaman bir takım sorunlar yaşanıyor (ekran takılması, yavaşlığı vs.).

Ben, şahsen FarmVille'i oynamayı tercih ediyorum...
Ama, her iki oyun da henüz beta aşamasında olduğundan ileride nasıl değişeceklerini ve rakipleri karşısında ne konumda olacaklarını tahmin etmek zor. Ama görünen o ki Farm Town, oynanabilirliğini yükseltmediği sürece FarmVille burun farkıyla da olsa önde olacak...

Unutmadan, son bir not olarak FarmVille yaklaşık 37 milyon olan  kullanıcı sayısı ile Farm Town'un neredeyse iki katı daha popüler...


Ankara Mahpusu
'nun notu: 6/10

12:37 - 5/9/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Eski Bilgisayar Oyunları

Eski Bilgisayar Oyunları
Hemen başta ve peşinen söyleyeyim!
Nostalji kokan yazılar yazıp da kendimi yaşlı hissetmek istemiyorum...
İstemiyorum ama işte heyhat yazmadan da durabiliyor muyum? Kesinlikle, hayır! :-)

1990'lı yıllarda bilgisayar oyunları camiasını esip kavuran öyle oyunlar oynamıştım ki, bugün bile kalbimde hepsinin ayrı bir yeri var.
Mesela mı? Grand Prix Circuit, Imperialism, Master of Orion, Genghis Khan, Romance of Three Kingdoms, Jones in the Fast Lane, Civilization, Dune, Speedball, Wing Commander, TV Sport Basketball, 4D Racing, Balance of Power, Castles, Storm Across Europe, Civilization, Defender of the Crown...

Bunlar aklıma ilk geliverenler...
Oturup bir liste yapacak olsam belki 5, belki 10 düzine isim sıralayabilirim inanın...

Geçen gün "ah ner'de o eski günler be!" modunda dolanırken, eski oyunları indirmeye imkan sunan bir iki siteye rastladım.

Bazı elemanlar yememiş içmemişler, oturup eski oyunları toplayıp sitelerinde bir araya getirmişler.
Peki bunu nasıl yapabiliyorlar rahat rahat? Yani telif hakları falan derdi olmaksızın? Anahtar sözcük "abandonware".
Bunlar, artık satılmayan, üretici şirket tarafından desteklenmeyen ve telif hakkı sorunu kalmayan eski programlar...

İşte bu tür abandonware olmuş yani terk edilip, öksüz bırakılmış boynu bükük oyunlar bu tür sitelerde kendilerine yeni yuvalar arıyorlar :-)  Abandonware olmuş oyunları ücretsiz olarak bilgisayarınıza indirip canınız istediği kadar rahat rahat oynayabilirsiniz. Kulağa güzel geliyor, değil mi? :-)

Benim bulduğum sitelerden önerebileceğim iki tanesi şunlar:
Abondon Games
Abondonia

Eğer hoşunuza giderse bu tarz onlarca siteye daha ulaşabilirsiniz Google'u kullanarak.
Sadece zaman geçirmek için indirdiğim bir kaç oyunla umduğumdan çok daha fazla vakit geçirdimi itiraf etmeliyim...
Tabii, çok çok güzel diye anımsadığım bazı oyunların bugünün oyun standartları ile oyun bile sayılmayacağı aşikar.
Ama, önemli olan bu klasik oyunların hemen hepsinin ruhunda bulunan "oynanabilirlik". Grafikleri, müzikleri artık güzel değil belki; ama hala insanı karşısına geçirip oyun oynamak istedebiliyorlar, ki bence önemli olan da bu zaten...
Tamam, tamam; susuyorum! Yoksa kendimi gerçekten de yaşlı hissetmeye başlayacağım! :-)

15:14 - 3/9/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Ana Sayfa
Ankara Mahpusu?
Site Haritası
Arşiv

İlham Avcısı
Kategoriler

Son Yazılar
- Taşındım!!!