|
Gran Torino Bu aralar hayatımın akışı o denli yoğun geçiyor ki, çok istediğim halde bazı kitapları okumayı ve bazı filmleri izlemeyi bir hayli ertelemek zorunda kalıyorum. Mesela Gran Torino! 2008 yapımı Gran Torino'yu daha fragmanını görür görmez çok merak etmeme rağmen, filmi 2009 yazının son demlerinde ancak izleyebildim...
Kısık gözlerinden yayılan o maço bakışlarıyla ilk olarak Western dünyasına adını altın harflerle yazdıran, ardındansa "evet zamanında çok iyiydi ama heyhat artık devri kapandı işte n'aparsın!" denildiği bir dönemde yönetmenlik koltuğunda da harikalar yaratabildiğini hepimize kanıtlayan Clint Eastwood Abi'miz Gran Torino ile bir kez daha huzurlarmızdaydı.
Yıllara meydan okuyan, şarap tadındaki Clint Abimizi Gran Torino'da hem yönetmen koltuğunda, hem de başrolde buluyoruz. Böylelikle, 2004 yılında izlediğimiz Million Dollar Baby'den bu yana Clint Eastwood, hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olarak ilk kez beyaz perdede yer almış oldu.
Film, hayat arkadaşını yeni kaybetmiş, Amerikan milliyetçisi olan ve Kore'de savaşmış Walt Kowalski adında yaşlı bir adamın öyküsü anlatıyor. Clint Eastwood'un yönettiği diğer filmlerde de sıkça gördüğümüz şekilde bir insanın psikolojisini ve hayatlardan kesitleri çok başarılı bir şekilde izleyiciye aktarılıyor.
Her haliyle aksi ve huysuz bir ihtiar olan Walt, eşi de ölünce Michigan'ın banliyösündeki evinde Labrador Retriever cinsi köpeği Daisy ile yalnız yaşamaya başlar. Yıllarca Ford fabrikasında çalıştıktan sonra emekli olmuş olan Walt'ın iki oğlu ile gerçek anlamda ilişkisi yoktur, sağlığı kötüdür ve yaşadığı muhite yoğun şekilde yerleşmeye başlamış olan Kore'li Hmong'lardan da son derece rahatsızdır. Anlayacağınız, her haliyle ızdırap ve yalnızlık dolu bir dünyada ölümü beklemektedir. Filme adını veren Gran Torino ise Walt'ın çok sevdiği 1972 model spor arabasıdır. Walt'ın Hmong komşularının yeni yetme oğlu Thao'nun bu arabayı çalmaya çalışırken Walt'a enselenmesi ile önyargı kalkanları ile çevrili Walt'un dünyası yavaş yavaş değişmeye başlar.
Aslında yavaş tempolu bir film olmasına rağmen, samimi sıcak havasını, seyirciyi şaşırtan gelişmelerle süslemesi sayesinde ilgiyle izlenebiliyor. Mesela, Walt'un Kore Savaşı'nda yaşadığı ve hayatının geri kalanı boyunca onu takip eden olayı ben bir şekilde flashback olarak mutlaka gösterilir diye film boyunca bekledim. Ama tek bir replik dışında bu olaydan hiç bahsedilmedi. Asıl, şaşırtan sürpriz ise sonda! Şiddete karşı olanların bile şiddetle çözüm aramasına alıştığımız dünyada Walt, doğrudan şiddetin aktörü olmadan da işlerin çözülebileceğini cümle aleme gösteriyor.
Elinden düşürmediği M1 Garand tüfeği ile Colt tabancası, sürekli tüttürdüğü sigarası ve zippo çakmağı, yere tükürmeleri, aksi yanıtları ve davranışları ile Clint Eastwood maço, eski tarz, aksi ve önyargılı ihtiyar rolünü harika oynamış.
Filmde, eleştirilebilecek noktalardan biri, diğer Clint Eastwood filmlerinde de zaman zaman kendisini hissettiren dolaylı ve hafif Katolik Kilisesi propogandası...
Gran Torino, gelişmiş toplumlardaki yalnız yaşlılık, toplumlar ve kültürler arası iletişimsizlik, kuşaklar arası anlayışsızlık gibi modern hayatın pek çok ana başlığına zarif göndermelerle süslü, gösterişten uzak ama güzel oyunculuklar süslü sade ama usta işi bir yapım. Eğer hala yapmadıysanız, izlemenizi öneririm...
Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10
13:01 - 31/8/2009 - {2} -
FARMVILLE Normalde, Facebook'taki application'lara hiç bakmam. Her gün sağdan soldan bir dolu application yağıyor çünkü. Yok efendim poker oynayın, benzediğiniz ünlüye bakın, vampir olun, şunu yapın, buna bakın...
Ama geçen gün nadir bir şekilde sıkıntıdan sıkılırken dur bakalım bir göz atayım şu application oyunlarına dedim. İşte, FarmVille'i bu şekilde keşfettim!
FarmVille, Facebook üzerinden oynanan bir çiftçilik oyunu. Aslında, daha doğru bir şekilde tanımlamak gerekirse çiftçilik oyuncuğu ya da emülasyonu. Çünkü, hoşça zaman geçirmek için tasarlanmış şirin ama basit bir oyun. Öyle, çok kompleks ya da detaylı seçenekler yok...
Peki napıyoruz FarmVille'de? Bir çiftçi olarak, ürünler ve hayvanlar yetiştirip satıyoruz. Patlıcandan tutun da pirince kadar aklınıza gelen hemen her şeyi yetiştirebiliyorsunuz. Tohumları ektikten sonra, belirli bir süre geçiyor ve ürününüz hasata hazır hale geliyor. Eğer bu durumdayken ürünü toplamazsanız, tarlada çürümeye terk etmiş oluyorsunuz. Yani, ne ektiğinizi, ne zaman hasat toplayacağınızı takip etmeniz gerekiyor.
Bu aralar FarmVille memlekette pek yaygın. Öyle ki sizi ziyarete gelen arkadaşınız bir anda "Ulan patlıcanları tarlada unuttum tühhh!" diyerek bilgisayarın başına koşarsa, şaşırmayın! :-) Bu arada, arkadaşlarınıza da hediye olarak inek, tavuk, ağaç vs. gönderebiliyorsunuz oyun üzerinden. Yani dayanışma ve destek de unutulmamış :-)
Kazandığınız paralarla ise çiftliğiniz için traktör, çit gibi ekipmanlar satın alabiliyorsunuz... Bu da kapitalist dünyanın çiftlik yansıması :-) Belli bir süre sonra, daha çok para kazanmalıyım, ne ekersem daha çok para kazanırım diye kafayı yemeye başlayabiliyor insan. Tabii gerçek parayı bastırıp FarmVille parası da satın alabilirsiniz. Aslında, bu oyunu Türkler yapmış olsaydı kesin Ziraat Bankası ya da Tarım Mahsulleri Ofisi (TMO) da olurdu oyunda... :-)
FarmVille, bana her haliyle Maxis'in 1993 tarihli harika oyunu SimFarm'ı anımsattı. Heyhat, ne günlerdi! SimFarm, FarmVille'e kıyasla tabii çok daha komplike ve zevkliydi. Hava durumu, ürün hastalıkları gibi FarmVille'de olmayan pek çok detay vardı...
Biraz zaman geçirmek için hoş bir alternatif arıyorsanız FarmVille'e göz atın derim!
Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10
12:21 - 28/8/2009 - {2} -
Küresel Kriz ve Türk Ekonomisi Dünyanın 15., Avrupa'nın ise 6. büyük ekonomisi: Türkiye... Bu veriler, bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye'nin ekonomik anlamdan ne derece büyük bir hacme ulaştığının önemli göstergeleri. Eğer tezgahaltı olarak adlandırılan kayıtdışı ekonomiyi de bu rakamlara ekleyecek olursak ortaya çıkacak olan hacim kuşkusuz çok daha büyük olacak. Çünkü OECD, Dünya Bankası gibi kuruluşların da kabul ettiği üzere Türkiye'de ciddi bir kayıtdışı ekonomik aktivite söz konusu.
Böylesine büyük bir ekonomi ciddi bir ekonomik kriz döneminden daha geçiyor. Aslında, 1994 ve 2001 ekonomik krizleri hala hafızalarda olduğu için memleketçe krize karşı bir aşinalığımız yok değil. En kötü kriz durumlarında dahi soğukkanlı oluşumuz biraz da bu yüzden sanırım...
Kriz Türkiye'yi Ne Kadar Vurdu? Çokça ve her yerde yazılıp çizildiği üzere Küresel Finansal Krizle birlikte başta Amerikan ekonomisi olmak üzere tüm dünya genelinde çok ciddi bir iktisadi daralma süreci başladı. Bu daralma doğal olarak Türkiye’de de etkisini gösterdi. Rakamlara bakacak olursak, 2009'un ilk çeyreğindeki ekonomik daralmalar şöyle olmuş:
- Avrupa Birliği (-%2,1) - OECD (-%2,5) - TÜRKİYE (-%13,8)
Görüleceği üzere, Türkiye çok ciddi bir küçülme yaşamış. Peki neler oldu ekonomimizde? İhracat azaldı. Talep de daralma yaşandı. Yurtdışından Türkiye’ye yönelebilecek kaynaklar azaldı. İşsizlik arttı.
Şu an, pek çok yerde telafuz edilen krizi atlattık, faizler de çok düşük, döviz bol, oh hayat bakın tekrar güzel söylemleri bence çok gerçekçi değil. Ben, Türkiye'nin kriz ortamından çıkışında eskiye doğru pat diye bir dönüşün söz konusu olmadığına inaniyorum. Yan, V tipi bir toparlanmadan ziyade geniş bir U’dan bahsetmek daha mantıklı.
Toparlanmadan Kasıt Ne? Bence, toparlanma ancak şu kriterlerin sağlanması ile olmuş olur: Yurtiçi gelirlerin artması, istihdamın artması, orta sınıfın gelirlerinin yükselmesi, yurtiçindeki tasarruf ve tüketim olanaklarının artması. Yoksa, borsa endeksi yükselmiş, bankaların karı yüzde bilmem kaç artmış? Bana ne? Bize ne? Türkiye'de yaşayan insanların hayat kalitesi ne kadar artıyor bu değişkenler iyileştikçe??
Küresel Finansal Kriz ile ilgili kesin yorumlar yapmak için bence erken bir dönemdeyiz. Piyasalardaki daralmanın ne boyutta olacağı ve ne kadar süreceği henüz belirsiz. Kesin olarak görünen bir şey varsa, o da şu: Batı ekonomilerindeki bireylerin tasarruf, Doğu ekonomilerindeki bireylerin harcama eğilimi göstermesi bekleniyor. Türkiye’de ihracata dayalı bir büyüme modelinde zorluklar yaşanabilir.
Özetin özeti... TÜRKİYE, şu aşamada, küresel finansal krizden dolaylı olarak etkileniyor (ülkemizde toksik yatırım olmadığı için); ancak gözden kaçsa da kendi ekonomik krizimizi de yaşıyoruz. Uluslararası likitide de ciddi ve ani bir daralma yaşanması durumunda mevcut krizin TÜRKİYE’ye olan etkisinin boyutu ve/ya derinliği dramatik şekilde artabilir. Eğer yurtiçinde ve dışında ciddi bir olumsuz gelişme olmaz ise benim kişisel tahminim 2010’un ilk yarısından itibaren toparlanma başlayabilir...
11:31 - 25/8/2009 - {2} -
Gazete manşetleri, televizyon bültenleri aylardır "Münevver Karabulut Cinayeti" haberleri ile çalkalanıp duruyor...
Bir katil zanlısının sadece zengin olduğu ya da güçlü bir takım ilişkilere sahip bir ailenin bireyi olduğu için bu olaydan sıyrılmaması adına medyanın gelişmeleri takip ederek konuyu sıcak tutmasını ben de takdir ediyorum.
Ama her zaman olduğu gibi konunun ana hatları ile uğraşıp esas sorunlar üzerine düşünmek yerine işin magazin kısmına odaklanılıyor...
Öncelikle, "gezen tozan kızların başına işte böyle olaylar gelir!" şeklinde akılla mantıkla bağdaşmayacak açıklamalar yapıldı. Bir insan bir başkasının ahlak kriterlerine uygun değilse vahşice öldürülmeyi hak ediyor demek. Pekiyi kimin ahlak kriterinin daha iyi olduğuna ve böylelikle kimlerin katlinin vacip olduğuna karar verecek olan kim? O kadar saçma bir mantık ki diyecek söz bulamıyorum...
Bir de, konudan rant elde etmeyi kendisine ulvi görev edinmiş yurdum müteşebbisleri var ki, onların cin gözlüğü cinayetten bile daha vahşi geliyor bana. En başta bu film hadisesi. Belki "çok katı bakıyorsun, sakin ol" diyeceksiniz ama bence bu tür cinayetlerin filmleştirilmesi, kitaplaştırılması yani bir şekilde ikonlaştırılması, içinde vahşet kıvılcımları olan bünyeleri tetiklemek konusunda pek başarılı. En basitinden gazetelerin 3. sayfa haberlerine bir göz atın. Başı gövdesinden ayrılan, akıllara zarar yöntemlerle katledilen insanların sayısında bariz bir şekilde artış var. Bu durumda, Testere serisi, Sevgililer Günü Katliamı ya da bilmem ne vahşeti adı altındaki filmlerin giderek artmasıyla insanın kanını donduracak cinayetlerdeki yükseliş arasında bir ilişki kurmak için dahi olmaya gerek yok sanırım... Truman Capote'nin 1965 tarihli In Cold Blood (Soğukkanlılıkla) romanı belki edebiyat dünyası için önemli bir kitaptı; ama artık bu tür yaşanmış cinayet ve katliamlara dayanan eserler hakkında durup düşünmenin tam zamanıdır!
Münevver Karabulut cinayeti ile hem kamuoyunda hem de medyada sağlanan ilgi, magazin ve rant çıkarları yerine şiddetin toplumun her katmanına sirayet ettiği Türkiye'de şiddetle mücadele için kullanılmalı diye düşünüyorum...
11:38 - 20/8/2009 - {1} -
Küresel Finansal Kriz Nedir? Şu an yaşamakta olduğumuz ekonomik kriz, mortgage krizi başlığı altında 2006-07'den itibaren gündememize girmeye başladığından bu yana neredeyse 3 yıl geçmiş... Bu süre zarfında, subprime krizi, kredi daralması krizi gibi adlar altında da tanımlanan kriz artık hemen hemen tüm dünya genelinde Küresel Finansal Kriz adı altında tanımlanıyor.
Öncelikle finansal kriz nedir? Kısaca tanımlamak gerekirse, para talebinde para arzına kıyasla yaşanan ani yükseliş durumlarına finansal bir ekonomik kriz adını veriyoruz. Finansal krizler, pek çok şekillerde kendisini gösterebilir:
- Bankacılık krizleri (bank run) - Borsa çöküşleri (stock-market crash) - Spekülatif balonlar (speculative bubbles) - Kur krizleri (currency crisis) - Sermaye kaçışları (capital flights)
Türkiye'de yaşadığımız 2001 krizinde olduğu gibi bu faktörlerin pek çoğunu aynı anda görebilmekte mümkün.
Aslında, dünya iktisat tarihi birbirinden ilginç krizlerle dolu... 1929 Büyük Buhran, 1980 Latin Borç Krizi, 1990 Japon Varlık Krizi, 1994 Meksika Krizi, 1997-8 Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, 2001 Arjantin Krizi. Şu an yaşadığımız Küresel Finansal Krizin en önemli özelliği 1929 krizinden bu yanan tüm dünyayı etkisi altına alan en kapsamlı ekonomik kriz olması.
Kriz Nasıl Ortaya Çıktı? Ekonomi terminolojisine fazlaca girmeden anlatmak gerekirse, bu kriz belaıyla özetle şöyle karşılaştık:
2001-04 yılları arasında Amerikan ekonomisini canlandırmak için faizler hızla düşürüldü. Düşen faizler, artan talep ve yeni fiansal ürünler likiditeyi, bu da varlık değerlerini artırdı. Varlık fiyatlarındaki sert düşüşe rağmen talep canlanmadı.
Bankalar ödenmeyen kredilerden kaynaklanan borçlar için varlıkları satışa çıkarınca fiyatlar iyice düştü. Yoğun şekilde kredi dağıtmış olan bankalar, alacaklarını tahsil edemeyince finansal yapıları bozuldu. Gayrimenkul tabanlı menkul kıymetlerin değeri belirsizleşti.
Aktifleri donuklaşan finans şirketleri arasındaki para transferleri azaldı (likidite durdu). Sonuç olarak, finansal SİSTEM KİLİTLENDİ ve böylece finans şirketleri batmaya başladı. Güven ortamı zedelendi. Nihayetinde ise, tüketim yavaşladı, piyasalara durgunluk hakim oldu.
Krize Karşı Tedbirler Neler Oldu? Amerikan konut piyasasında başlayan bu etki, uluslararası finans piyasası işlemleri (“toxic assets” ticareti) ile tüm dünyaya yayıldı.
İlk etapta, hükümetler finans şirketlerine “kredi” enjekte etti(kötü borçlar satın alındı). Ayrıca, talebi canlandırmak için faiz oranları düşürüldü. Diğer yandan, sorunlu şirketler ulusallaştırıldı/satıldı.
Hükümetlerin tüm bu harcamalarının yapmasının altında neden yanıt ise son derece basit, işlerin daha da kötüleşmesi korkusu! Resesyon, iş kayıpları, iflas, yaşam maliyetlerinin yükselmesi> enflasyon-staglasyon KORKULARI onları çok rahatsız ediyor...
Finans piyasalarını ayakta tutmak için verilen destek ve garantilerin GSYH’ye oranı ABD’de %18, Avro bölgesinde 21%, İngiltere’de %69, İrlanda’da %200 düzeylerinde.
İyi Peki de Bundan Sonra Ne Olacak? Tüm bu yaşananlar, dünya ekonomik sistemi için kesinlikle yeni bir tecrübe!!! Küresel finansal sistemin İLK büyük çaplı krizini yaşıyoruz hep birlikte... Borsa endeksleri düştü. Finansal şirketlerin hisse senetlerinde tarihi düşüşler yaşandı. Emtia fiyatları geriledi. İşsizlik arttı. (Kasım 2008’de ABD’de 533.000 kişi işini kaybetti, 1974’den bu yana en büyük rakam. İşsizlik oranı ise %6.7’ye çıktı)...
Finansal sistemde başlayan kriz reel sektöre yayılmaya başladı. Koskoca, General Motors'a bile devlet tarafından el konulması, durumun üretim sektöründe de ne vahim düzeylere ulaştığını çok iyi özetliyor aslında...
Kısacası, dünya ekonomisinde düşük faiz ve yüksek likiditenin getirdiği “suni” cennet dönemi sona erdi diyebiliriz.
Küresel finans sisteminin uzunca bir süre yeterli likidite üretemeyeceği gerçeği ortaya çıkınca güven azaldı, şirketler bilançolarını daraltmaya başladı.
Kriz öncesi dönemde, servetteki artış, gelirdeki artışı geçmişti. Gelir, servet seviyesine gerileyecek; ama bir yandan da gelir de gerileyecek!
Tüm bu nedenlerden dolayı, uluslararası finans sistemi sorgulanmaya başladı! Yeni bir denetim-gözetim sistemi kurulacak... Serbest Piyasa Ekonomisi modelinden Kontrollü Piyasa Ekonomisi modeline doğru bir geçiş olması kaçınılmaz gibi görünüyor diyebilirim.
Para ve kredi piyasalarının dengeye ulaşmasına dek (ben diyeyim 2010 başı, siz deyin 2011 başı) zayıf – borçlu – riskli şirketler, kurumlar ya da ülkeler ciddi bir “batma” tehdidi altında olacak...
PEKİ'ler... Peki, kriz nitti diyebilir miyiz? Dip Noktada mıyız? Tüketimde canlanma sinyalleri var; AMA krizin dip noktasını tespit etmek çok güç!
Peki bu kriz nasıl sonlanacak? Dünya ekonomisi bu krizi atlatsa bile, artık 2007 öncesine dönmek mümkün değil. Bol ve ucuz döviz, ucuz kredi, geniş ithalat dönemi kapandı.
Peki krizin uzun vadeli etkileri ne olacak? - Küresel finans piyasası yeniden yapılanacak. (Kim bilir belki de yeni bir Bretton-Woods?) - ABD ekonomisinin çok yüksek dış ticaret açığı vermesi ve bunu da finansal entrümanlarla karşılaması dönemi geride kalacak. ABD ihracata yönelik bir büyüme değil iç talebe, tasaruflara, yatırımlara yönelik genişleme dönemine girecek.
Evet, biraz daha kısa ve daha az terim içeren bir yazı kaleme alma niyeti ile oturmuştum bilgisayarın başına. Ama sanırım hızımı alamadım :-)
Hepimiz için bol şans diyorum! Sanırım, kriz ortamında buna fazlasıyla ihtiyacımız var...
15:31 - 19/8/2009 - {yok} -
İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası ile yarattığı o kendine has, fantastik, her ne kadar dramatik olaylarla dolu olursa olsun neşeli, sürüklüyeci ve masalsı dünyanın kapılarını bir kez daha aralıyor Amat ile.
Tarih zamanı tıpkı Puslu Kıtalar Atlası gibi 17. yüzyıl. Bu sefer, bir Osmanlı kalyonu ile eski zaman gemicilerinin o bambaşka havasını soluyoruz. Ama bilindik olan Anar'ın patenti kendisine ait dili ve evreni.
Felsefi arayışlar yine sürükleyici maceralar ile harmanlanıp, efsane diyarının baharatı ile tatlandırılmış. Kısacası, Puslu Kıtalar Atlası ile Anar dünyasına adım atmış okurlar için Amat keyifle kat edilecek yeni bir durak. Anar'ın kendisine has dili, Amat'ta denizcilik dünyası terimleri ile başka bir boyuta taşınmış.
Amat, kesinlikle iyi bir kitap. Eğer Puslu Kıtalar Atlası'nın Anar'ın ilk kitabı olduğu gerçeğini unutursanız çok iyi bir kitap bile diyebilirsiniz. Bence Anar, ilk kitabının ulaştığı o muhteşem zirveyi aşmak yerine o zirvenin eteklerinde dolanmayı seçmiş. Keşke kendisini yani Puslu Kıtalar Atlası'nı aşmayı hedeflemiş olsaymış...
Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10
12:46 - 19/8/2009 - {yok} -
High Fidelity, Nick Hornby'nin ilk romanı. Tabii, ben bir hayli gecikmeli olarak okumuş oldum, ama çaktırmayın :-) Yüksek sadakat anlamına gelen High Fidelity, yanılmıyorsam Ölümüne Sadakat adı altında Türkçe'de yayımlandı.
Nick Horby, birinci tekil ağızdan yazdığı romanında ilişkileri üzerinden hayatını sorgulayan 36 yaşındaki bir İngiliz'in öyküsünü anlatıyor.
Kahramanımız Robert Fleming, Londra'da bir plakçı işleten ve hem kariyerinde, hem de ilişkilerinde başarısız bir insandır. Bugüne dek yaşadığı tüm ilişkileri hüsranla biten, hep "terk edilen" taraf olan Rob, son ilişkisi Laura tarafından da terk edilince tüm yaşadıklarını sorgulamaya başlar.
Hızla okunan, rahat ve samimi bir tarzı olan kitap yer yer oldukça da espirili. Espri ve İngiliz sözcüklerini yan yana pek düşünemeyen ben bile yer yer güldüğümü söylemeliyim :-) Genelde "ilişkiler üzerine" olan kitaplar olaylara hep kadın gözünden baktığı için High Fidelity'i farklı kılan erkek bakış açısını sunuyor olması.
John Cusack'ın başrollerinde oynadığı bir de film çekildi, kitaptan yola çıkarak. Ancak, Londra'da geçen kitap, filmde kendini New York'ta bulmuştu. Kitapta müzik oldukça önemli bir olgu olarak dikkati çekiyordu. Zaten, filmin sound track'i de yayımlandığında adından oldukça bahsettirmişti.
Çok büyük beklentilerle değil de, hoş bir şekilde vakit geçirmek için bir kitap arıyorsanız -mesela kumsalda uzanırken- High Fidelity'i iyi bir seçim olabilir...
Ankara Mahpusu'nun notu: 6/10
13:19 - 5/8/2009 - {2} -
İtiraf ediyorum ki, Puslu Kıtalar Atlası'nı bir hayli geç okudum! 1995 yılında ilk baskısı yapılan roman aslında uzun süredir okuma listemdeydi. Üstelik, yazarı yani İhsan Oktay Anar hakkında hiç bir fikrim olmamasın rağmen! Peki beni bu kitaba çeken şey neydi? Açıkçası, ismi inanılmaz güzel gelmişti. Puslu Kıtalar Atlası... Harika bir seçim.
Kitabı okuduktan sonra "Evet, işte böyle bir kitabımı yazmış olmayı çooook isterdim!" deyip durdum günlerdir. Kıskançlıkla geçen zamandan sonra ancak oturup da bu yorum yazısını kaleme alabiliyorum. Ah be İhsan Oktay Anar, benden önce yazılır mı bu kitap?
Kitap hem içerik, hem üslup olarak gerçekten çok farklı, güzel ve etkileyici. Bir kere, öykü içinde öykü yöntemi ile pek çok değişik öykü birbrine öyle güzel bir kurguyla monte edilmiş ki sırf bunun için bile okunur bu kitap. Sonra, kitabın dili o kadar güzel ki! Bir "İhsan Oktay Anar dünyası ve dili" geliştirmiş yazar.
Uzun lafın kısası; yazar, birbirine sıkı sıkıya kenetlenmiş öyküleri son derece sürükleyici bir şekilde, kendine has bir dille anlatırken masalımsı bir dünyanın gizeminden ve egzotik tadından da sonuna kadar yararlanarak insanın okumaya doymadağı bir eser ortaya çıkarmış.
Arap İhsan'ın, Uzun İhsan Efendi'nin, Uzun İhsan Efendi'nin, Bünyamin'in, Ebrehe'nin, Zülfiyar'ın, Alibaz'ın ve diğer nice karakterin öykülerini okurken kitap bitmesin diye içten içe endişelenmeden edemeyeceğinize bahse varım! :-)
Mutlaka okuyun, okutun! Ha benim kıskançlığım nasıl son bulur, onu ben de bilemiyorum! :-)
Ankara Mahpusu'nun notu: 9/10
13:13 - 31/7/2009 - {yok} -
Khaled Hosseini'nin ikinci romanı Bin Muhteşem Güneş'i (A Thousand Splendid Suns) aslında okumaya pek niyetim yoktu. Niye? Çünkü "çok satan" kitaplardan genellikle uzak durmaya çalışıyorum. Niye? "Herkesin beğendiğini beğenemem!" egosundan dolayı mı? Kesinlikle hayır. Sadece, ömrüm boyunca okumam gereken binlerce muhteşem kitap olduğunu düşünüyorum ve bu kitaplar genellikle çok satanlar arasında olmuyor. Yani, basit bir önyargı filtresi ile zamanımı iyi değerlendirmeye çalışıyorum...
Peki nasıl oldu da okudum bu kitabı? İşte burada devreye 2ş faktörü giriyor: şans ve şartlar :-) Şu an biraz izole bir ortamdayım ve yapabileceğim en güzel şeylerden biri bulabildiğim her kitabı okumak. İşte Bin Muhteşem Güneş de bulabildiğim kitaplardan bir tanesiydi!
Afganistan doğumlu Amerikalı yazar Khaled Hosseini, dünya çapında şöhreti ilk kitabı Kite Runner (Uçurtma Avcısı) ile yakalamıştı.
İkinci kitap yine Afganistan temalı. Bu kez, Sovyet işgali ve içsavaş gölgesindeki Afganistan'da kadın olmanın dramını işlemiş Khaled Hosseini. Meryem ve Leyla adlı iki kadının, birbirlerinden bağımsız olarak başlayan ama kaderin ağlarını örmesi ile örtüşen hayatları üzerinden dünyanın unuttuğu Afganistan'da yaşanan insan ve de özellikle kadın dramları anlatılıyor kitap boyunca.
Teknik açıdan bakarsanız, kitap, "iyi" bir kitapta bulunması gereken temel özellikleri yerine getirmiş. Derinliği ile sunulan karakterler, ilgi çekici bir tarihsel ve siyasi zemin, okuyucuyu merak içinde bırakacak ve iç-içe geçmiş hikayeler, çömertçe kullanılmış duygusallık ve gözyaşı. Üstelik, kitabın Batı okuyucuları için bir de "egzotik" bir havası var.
Bununla birlikte, tüm bu artılara rağmen kitapta beni rahatsız edene bir "tat" vardı. Bu da sanırım her şeyin çok "planlı", "düzenli" ve de "kurgusal" olduğu hissi. Kitabın yazari Afganistan'da doğmuş ve sonradan Amerika'ya giderek burada okumuş ve kendisine yepyeni bir hayat kurmuş birisi. Afganistan kökenine rağmen, olayları sanki tam bir Batılı gibi kaleme almış. Ben çoğu satır boyunca kendimi Hosseini'den daha çok Afganlı gibi hissetim diyebilirim. Tabii, kitabın Batı'da elde etmesi planlanan başarısı nedeniyle bu şekile kaleme alınmış olmasının eminim ki büyük payı var. Zaten amacım "Hosseini artık Amerikalı olmuş, özünü kaybetmiş" gibi "büyük" yorumlar yaparak oraya buraya çamur atmak değil. Anlatmak istediğim, kitabın içerisinde daha çok ve gerçekçi bir "Afganistan" bulabilseydim sanırım "çok güzel" bir kitap diyebilirdim Bin Muhteşem Güneş için... Yine de bu hali ile bile oldukça keyifli, düşündürücü ve ne yazık ki duygusallık dolu okumalar sunabiliyor.
Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10
15:33 - 30/7/2009 - {yok} -
Uzun süredir okumak istediğim ama bir türlü denk gelemediğim Beyaz Zenciler'i okuma şerefine nihayet ulaştım! :-)
Ingvar Ambjornsen'in kitabı uzuuuun süre önce dikkatimi çekmişti. Neden sadece Oslo'daki yeraltı dünyası üzerinden uyuşturucu müptelaları başta olmak üzere "kaybedenler"i anlatıyor olması değildi elbette. Tamam, kabul. Böylesine ilginç bir dünyaya ait belgesel tadında bir kitap okumak başlı başına ilgi çekici. Ama kitabı daha da önemli kılan yazarı Ingvar Ambjornsen'in tam olarak böyle bir "kaybeden" olması. Kendisi de bir "keş" olan Ambjornsen'in kitabının Türkçe basım haklarını iki tane Lületaşı pipo karşılığında vermiş olması hayata, paraya ve kariyere bakış açısını özetlemeye yetmiyor mu?
Keşlerin dünyasına dalıp, hayata "farklı" bir pencereden bakabilen insanlar olduğunu görmek bence çok öğretici. Hayatlarımızı işgal eden basmakalıp bir takım düşüncelere isyan eden insanlar, bu uğurda hayatlarını sıfırlayanlar olduğunu bilmek beni olayları başka açılardan görmeye itti...
Mutlaka okuyun... Bu arada, ufak bir anımsatma. Küçük yaştakiler için belki biraz "özendirici" olabilir kitap; bilemiyorum. Belki biraz fazla "pimpirikli" bir yorum oldu; ama yine de kitabın güzelliğini gölgelemesin bu uyarım...
Ankara Mahpusu'nun notu: 8/10
15:00 - 30/7/2009 - {yok} -
|
Ana Sayfa
Ankara Mahpusu?
Site Haritası
Arşiv
İlham Avcısı
Kategoriler
Son Yazılar
- Taşındım!!!
|