| Ankara Mahpusu |
|
District 9
12:35 - 22/10/2009 - yorum {yok} - yorum yazNefes: Vatan Sağolsun Levent Semerci'nin yönettiği Nefes: Vatan Sağolsun filmi nihayet beyaz perde ile buluştu!Film, uzun süredir merakla bekleniyordu. Zira, fragmanları Internet üzerinden milyonlarca kez izlenerek büyük bir sükse uyandırdı. Bu yoğun ilginin ardında Güneydoğu'da yaşananların doğrudan silahlı mücadele kısmına yoğunlaşan bir yapımın olmasınin tabii ki büyük payı vardı. Ama Nefes'in başarılı fragmanları bence insanların ilgisini tetikleyen asıl faktördü. Levent Semerci'yi kutlamak lazım, gerçekten de insanda filmi izleme isteği uyandıran birbirinden güzel fragmanlar çekmiş. Şahsen, ben filmin fragmanlarını izledikten sonra Nefes'i izlemeyi kafama koymuştum. Benim açımdan, filmi merakla beklememin bir diğer nedeni ise Levent Semerci ve M. İlker Altınay ile birlikte filmin senaryosunun altında imzası bulunan Hakan Evrensel'di. Hakan Evrensel, Güneydoğudan Öyküler isimli kitabında 1990'lı yılların başında bölgede yaşanan çatışmalara ilişkin çok çarpıcı öyküleri bir araya getirmiş eski bir asker. Açıkçası, Güneydoğu'daki mücadeleyi anlatmayı hedefleyen bir filmin senaryo ekibinde, bölgede savaşmış ve üstelik bu konuda kitaplar yazmış bir eski askerin yer alması bence çok önemli... Peki film nasıldı? Öncelikle, fragmanların beklenti seviyemi çok yükseltmiş olduğunu filme girer girmez anladım... Fragmanlar, belgesel tadında çekilmiş, çok gerçekçi bir film vaad ediyordu. Aslında, Nefes gerçekten de yer yer belgesel tadını verebilen bir eser olmuş. Ancak, filmin geneli ne yazık ki fragmanlardaki kadar "hakiki" ve "samimi" olamamış. Nefes, Karabal isimli 2365 rakımlı bir zirvede bulunan karakolda bulunan 40 asker ile onların komutanı Yüzbaşı'nın öyküsünü anlatıyor. Buzzati'nin Tatar Çölü'ndeki Teğmen Drago'sunu anımsatır şekilde Yüzbaşı da karakoluna gelecek olan saldırıyı beklemeye koyuluyor... Bu sırada da hem kendisinin hem de askerlerinin sinirleri iyice geriliyor... Kısacası, Güneydoğu sorununa makro bakmak gibi bir kaygısı olmadan, bu sorundan etkilenen bireylerin yaşadıklarına odaklanıyor... Öncelikle, filmin esas karakteri Yüzbaşı'nın ruhsal değişimi bence pek iyi yansıtılamamış. Yüzbaşı'nın bu değişimi daha pastel bir şekilde olsaymış; seyirci filmin içine daha çok girebilirmiş. Yan karakterler ise ne yazık ki çok silik kalmış. En azından bir kaç yan karaktere biraz daha derinlik kazandırılsaymış ya da en azından seyirciye daha çok hitap edebilecek "keskin" özellikleri olan yan karakterler olsaymış, Yüzbaşı'nın başarısızca çizilen portresi daha tolare edilebilir olurmuş. Filmin aksiyon sahneleri Türk sineması ortalamasına kıyasla oldukça iyi. Ancak, bu konuda hala dünya ortalamasının ne yazık ki çok gerisindeyiz bence... Görüntüler benim için fazla "silik" olmakla beraber öykünün anlatmak istediği ortamı başarı ile yansıtıyordu. Müzikler ise zaman zaman öykünün önüne geçmesi dışında iyi sayılırdı. Sonuç olarak; Nefes, karakterlerin oluşturulmasındaki tüm eksiklikleri, fazlaca "edebiyat" kokan monologları gibi handikaplarıyla puan kaybediyor olsa da Türk sineması açısından önemli bir film olduğu kesin. Nasıl ki son 5 yıl içerisinde Güneydoğu'daki mücadeleyi konu alan kitapların sayısında bir artış yaşandıysa, bence Nefes'ten sonra bu alanda pek çok film daha yapılacak... Orada yaşanılanları daha iyi anladıkça, bugünü daha iyi yorumlayıp; geleceğe daha iyi bakabiliriz diye düşünüyorum... Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10 01:16 - 17/10/2009 - yorum {yok} - yorum yazShaun the Sheep
16:18 - 14/10/2009 - yorum {yok} - yorum yazWatchmenWatchmen Zack Snyder'ı 300'den sonra çok beğenenler olmasına karşın, ben açıkçası filmi pek beğenememiştim. 13:21 - 8/9/2009 - yorum {yok} - yorum yazGran TorinoGran Torino 13:01 - 31/8/2009 - yorum {2} - yorum yazSlumdog Millionaire (Milyoner)Slumdog Millionaire ya da Türkçe gösterim adı ile Milyoner 2008 yapımı bir film. 10 dalda Oscar' a aday gösterilen yapım bunlardan 8'inde ödüle ulaşarak bir anda uluslararası gündemin ilgisini çekti.1996 yılında çektiği Trainspotting ile ismini duyurmuş bir İngiliz yönetmen olan Danny Boyle, Slumdog Millionaire'in de arkasındaki isim. Film, Hintli yazar ve diplomat Vikas Swarup'un Q&A (Soru&Yanıt) isimli romanına dayanıyor. Romanı okumadım, ama romanla senaryo arasındaki farkları anlatan yazılardan anladığım kadarıyla senarist Simon Beaufoy gerçekten de başarılı bir uyarlamaya imza atmış. ![]() Slumdog Millionaire, Mumbai'nin varoşlarından çıkıp Kim 500 Milyar İster'in Hint versiyonuna katılarak herkesi şaşırtan bir gencin hikayesini konu ediniyor. Hikaye içinde-hikaye tarzındaki filmin senaryosu, bence başarılı bir senaryoda olması gereken pek çok öğeyi barındırıyor. Hatta, bu özelliği ile sinema okullarında örnek olay olarak incelenebilir. Film, izleyicinin ilgisini çekebilme ihtimali yüksek kavramlar üzerine inşa edilmiş: aşk, yoksulluk, para ve güç hırsı, kardeşlik, yolculuk, tutku, özlem, özveri, ihanet. Tabii başarının sırrı tüm bunların güzel bir harman içerisinde izleyiciye sunuluyor olması... Filmde yer alan çocuk oyunlar, Hint gecekondularında yaşayanlar arasından seçilmişler. Doğal ve samimi oyunculukları filme ayrı bir hava katmış. Filmin baş karakteri olarak Jamal Malik rolünde izlediğimiz henüz 18 yaşındaki Dev Patel de rolünün hakkını veriyor. Jamal'in tutkuyla aşık olduğu, yıllarca aradığı biricik aşkı Latika rolündeki Freida Pinto, Woody Allen'ın Londra'da çekeceği ve henüz adı belli olmayan filminden de bir rol kapmış durumda... Slumdog Millionaire'de emeği olanlar, Hindistan'da geçen yöresel bir macerayı evrensel kavmralar ve Kim 500 Milyar İster gibi uluslararası bilinirliği olan bir yarışma ile birleştirek, hemen her kesimden seyirciye hitap edebilen bir film ortaya çıkarmışar. Sıkılmadan izlenen, güzel bir film... Ankara Mahpusu'nun notu: 8/10 10:45 - 19/3/2009 - yorum {2} - yorum yazThe Curious Case of Benjamin Button - Benjamin Button'ın TuhThe Curious Case of Benjamin Button (Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi), David Fincher imzası taşıyan bir film. Açıkçası, başrolde Brad Pitt olmasından ve 13 dalda Oscar'a aday gösterilmesinden dolayı filme karşı biraz önyargılıydım :) Ancak, F. Scott Fitzgerald'ın 1921 tarihli aynı adlı bir kısa hikayesinden uyarlanan film, beklentilerimin ötesinde iyi çıktı...Benjamin Button, şanssızlıklarla doğar... Öncelikle, doğumu sırasında annesi ölür. Ama belki daha da dramatik olanı yeni doğan bu bebeğin hayatının son günlerini yaşayan bir ihtiyar gibi görünmesidir. Bebeği gören baba çıldırır ve onu bir evin önüne bırakarak terk eder. Film bu noktadan başlayarak, geçen her geçen gün gençleşen yani normal bir canlının yaşam seyrinin tam tersini izleyen Benjamin'in öyküsünü anlatıyor. Hikaye-içinde-hikaye tarzında kurgulanan film, 2005 yılında bir hastanede başlıyor. Daisy isimli yaşlı bir kadının son anlarında yanında olan kızı Caroline'ın annesine okuduğu ve Benjamin'e ait olan bir günlük sayesinde geçmiş ile bugün arasında gidip geliyoruz. Öncelikle, hikayenin ana temasının son derece ilgi çekici olduğunu söylemeliyim... Katrina Fırtınası arefesinde bir hastane odasında ölümünü bekleyen Daisy, hayatının son dakikalarında kızına hayatıyla ilgili gizemleri aktarırken, bizleri de yaşam ve ölüm gibi aslında hepimizin kafasını kurcalayan ama açık yüreklilikle düşünmekten genellikle kaçındığımız kavramları farklı bir şekilde düşünmemizi sağlıyor.Filmin kurgusunu oldukça başarılı buldum. Sürekli olarak gençleşen Benjamin'in bir huzurevinde büyüyor olması, Daisy'nin ölümü beklediği anların Katrina Fırtınası gibi yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bir afetle kesişiyor olması gibi ironiler filmin başarısını perçinleyen küçük ve isabetli detaylar olarak dikkat çekiyor... Özenli ve samimi bir film var karşımızda. David Fincher, Seven ve Fight Club gibi başarılı filmlere birlikte imza attığı Brad Pitt'e olan ilgisini Benjamin Button'la da devam ettirmiş. Benjamin rolünde izlediğimiz Brad Pitt'e Daisy olarak usta oyuncu Cate Blanchett eşlik ediyor. Her ikisi de yalın birer oyunculuk sergileyerek filmin samimi ve sıcak havasına önemli bir katkı yapmış. Zaten, filmin sonunda insanın ağzında "pastel" bir tad bırakan masalsı hava bence filmin en önemli artılarından biri.... Yaşlılık ve gençlik kavramlarının altını sıklıkla çizen filmde kullanılan makyajlar ve efektler gerçekten de başarılı. Zaten filmin aldığı Oscar'lar da bunu gösteriyor: sanat yönetimi, makyaj görsel efektler. Yönetmen David Fincher'ın izlediğim bir önceki filmi Panic Room (Panik Odası) idi. Açıkçası, Seven ve Fight Club gibi yapımlardan sonra Panic Room bende büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Ama, Benjamin Button'ın bıraktığı hoş izlenim ile David Fincher gözümdeki kıymetini tekrar yükseltti diyebilirim :-) Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10 15:51 - 1/3/2009 - yorum {4} - yorum yazThe Wrestler - Güreşçi
08:46 - 28/2/2009 - yorum {2} - yorum yazYes Man - Bay Evet Ha'di bari sinemaya gidelim dediğimiz bildik bir Ankara akşamı, soluğu sinema salonunun önünde aldık. Filmler arasında karar vermekte bir hayli zorlandık. Aslında bu zorlanma birbirinden güzel filmlerin bizi bekliyor olmasında çok, kötüler arasından iyi bir seçim yapmak içindi :)Sonunda demokratik bir seçimle Yes Man'de karar kıldık. Sanırım, yoğun bir günün sonrasında kimse Jim Carrey'nin tebessüm eden yüzüne hayır diyemedi... Yes Man Peyton Reed adında pek bilinmeyen bir yönetmenin filmi. Kadronun ağır topu Carl Allen rolünde izlediğimiz Jim Carrey. Carl, terfi etmeden yıllardır aynı sıkıcı işi yapan, eşi tarafından sıkıcı olduğu için terk edilmiş, karşılaştığı her fırsata "hayır" diyerek sırtını dönen bir "kaybeden". Çevresindeki bir iki dostu, ona yardım etmeye uğraşsa da durum değişmiyor. Sonra birden bir seminer programına katılıyor ve 180 derece değişiyor. Bu sefer de, karşısında çıkan her şeye evet demeye başlıyor. Bir sünepeyken bir anda tam bir çılgın haline geliyor. Bu hali ile "sevimli", "vakit geçirtecek" bir komedi izlenimi vermiyor değil. Ama yönetmen, tüm bu konuyu öyle sıradan ve derinliği olmayan bir şekilde izleyiciye yansıtmış ki, ara sırada hafifçe gülümsetebilmek dışında amacına ulaşamamış bir komedi çıkmış ortaya. Ben olsam, öncelikle Carl'ın çevresindeki o bir iki arkadaşın Carl'la olan ilişkilerini daha iyi irdelerdim. Niye Carl'la arkadaşlar, Carl böyle bir "öküz" olmasına rağmen niye ilişkilerini kesmiyorlar anlamıyoruz. Aslında ana karakterin detayı bile çok az. Tamam Carl eşi tarafından terk edilince (uyarı için tekrar teşekkürler :) hayata küsmüş. Ama bunun dışında Carl'in geçmişi ve kişiliği hakkında bilgi verebilecek ipucu hiç yok gibi... Diğer bir eksik işlenmiş kısım ise Carl'ın "evet" demeye başlaması... İşin kolayına kaçıp bir tür büyü, mucizevi olay falan koysalarmış bile bu "kuru" anlatımdan daha ikna edici olurmuş. Allison rolünde izlediğimiz 80 doğumlu oyuncu Zooey Deschanel ve Carl'ın kankası rolündeki Bradley Cooper ise vasatın üstüne çıkmayan bir oyunculuk sergiliyor... Jim Carrey'e gelince... Öncelikle, usta oyuncunun bir hayli yaşlanmış olduğu gözden kaçmıyor. Açıkçası, filmografisi açısından pek iyi bir film olmamış Yes Man. Ama Jim Carrey'nin zaten iyi filmlerin arasında serpiştirilmiş vasat filmlerden oluşan bir seyri var... Ben Jim Carrey denilince Truman Show, My Myself Irene, Man on the Moon, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Cable Guy gibi filmleri anımsamayı tercih ediyorum... Yoğun bir iş günün ardından kötümser olmayan bir şeyler izleyeyim diyorsanız ve fazla da beklentiniz yoksa Yes Man'e bir şans verebilirsiniz, ama onun dışında sinema biletine vereceğiniz paraya değmeyecek bir yapım... Ankara Mahpusu'nun notu: 4/10 11:02 - 19/2/2009 - yorum {3} - yorum yaz300Bu aslında oldukça eski bir yazım ve biraz uzunca; DVD yorumu olarak kabul edin Frank Miller ve Lynn Varley’in aynı isimli grafik romanını esas alan “300”, Termopil Savaşı’nda (M.Ö. 480) devasa büyüklükteki Pers Ordusu’na kafa tutan 300 Spartalı savaşçının öyküsünü esas alan 2007 yapımı bir film. Yönetmenliğini Zack Snyder’ın üstlendiği yapımda Frank Miller ayrıca danışman ve yapımcı sıfatlarıyla da seyiricinin karşısına çıkıyor.
Yunan kentlerini işgal etmek için Asya’dan çıkıp gelen ve çeşitli Doğu milletlerini bünyesinde barındıran azametli Pers Ordusu ile sadece 300 kişiden ibaret Sparta birliği arasındaki efsanevi Termopil Savaşı’nı kurgu odağına almış olan film, Frank Miller’ın grafik romanında yarattığı çizgiroman görselliğini beyaz perdeye büyük ölçüde yansıtmış. Zaten filmin neredeyse tamamı “bluescreen” teknolojisinin yardımıyla boş perdeler önünde çekildikten sonra bilgisyar efektleri ile biçimlendirilmiş. Film boyunca eksik olmayan bu görsel zenginlik, filmin ortalarından itibaren etkisini yitirmeye hatta sıkıcı gelmeye başlasada da, başlangıçta izleyicinin başını döndürecek kadar iddialı. Frank Miller eserlerinin neredeyse vazgeçilmesi olan abartılı kan sahneleri tabii ki filmde de unutulmamış. Özellikle savaşın şiddetlendiği sahnelerde kan bankalarını imrendirecek kadar çok kan bilinçaltımızın derinklerine kadar fışkırıyor. Aslında, görsel zenginliği ve şiddet dolu yapısı ile yer yer bir filmden çok bir video oyununu anımsatıyor 300. Amerika’da 17 yaş altının yanında bir yetişken olmadan izleyemediği (R-rated) bir filmin niye bu denli video oyunlarını anımsatan bir şekilde çekildiği pazarlama startejisi açısından eleştirilebilir belki. Çünkü Türkiye’de ne yazık ki video oyunlarının hala çocukları hedef aldığı yanılgısı geçerliliğini koruyor. Halbu ki Amerika’da video oyunlarının hitap ettiği pazarın ortalama yaşı otuzlara kadar yükselmiş durumda. Bu yüzden, önümüzdeki yıllarda bu kitleyi hedef alan ve video oyun kültürünün izlerini yoğun bir şekilde taşıyan eserleri beyaz perdede daha sık görürsek şaşırmak gerek. 300 hakkında pek çok farklı yorum yapıldı... Gerek eleştirmenler, gerekse izleyiciler arasında tam bir fikir ayrılığı hakim. Kimileri ırkçı mesajları ve tarihi gerçeklikten kopuk oluşu gerekçeleriyle filmi yerden yere vurdular. Mesela, New York Times’da A. O. Scott imzasıyla çıkan bir eleştiri 300’ü “Apocalypto kadar şiddet dolu ama iki kat daha aptal” olarak değerlendirdi. Fakat, filmi beğenenler cephesindekiler ise görsel zenginliğin göz kamaştırıcı estetiğini ve zafer için bedel ödeme duygusuna yapılan vurguyu ön plana çıkararak 300’ü şimdiden modern sinemanın kült filmlerinden biri olarak konumlandırıyor. Tarihi bir açıdan bakıldığında, filmde gerçekten de çok sayıda yanlışlık olduğu muhakkak. Hepsini birden sıralamak belki olanaksız, belki gereksiz. Fakat öyle yanlışlıklar var ki film boyunca insanın gözüne gözüne batıyor. Mesela, kask ve miğfer dışında zırh nedir bilmeyen Spartalı savaşçılar savaşta bile kırmızı pelerinlerinin ve siyah donlarının dışında koruyucu bir kıyafete kesinlikle ihtiyaç duymuyorlar. İki kral tarafından yönetilen Sparta kentinin bu yapısı da filmde tamamen atlanmış. Bir diğer tarihi eksiklik ise Spartalı askerlerin mızrak taşıyıcısı kölelerinin filmde hiç yer almaması. Steven Pressfield’in “Ateş Kapıları” (Gates of Fire) isimli ve yine Termopil Savaşı’nı konu alan epik romanında başarıyla betimlenen bu köleler 300’de tamamen es geçilmiş. Ayrıca, ilgilenenler için küçük bir tarihi not olarak, filmde Persli’lerle ittifak yapıp Antik Yunan’ın hakimi olmayı kesinlikle rededen Spartalılar gerçekte ise Termopil Savaşı’ndan sonraki dönemlerde Atinalılar’ı alt etmek için Pers yardımı almaktan çekinmemişti. Aslında, belgesel niteliği olmayan bir filmi tarihi gerçekleri saptırması ya da atlaması açısından çok ciddi bir biçimde eleştirmek belki de greekli değil. Fakat filmin yönetmeni Zack Snyder’ın “Filmdeki olaylar yüzde 90 doğru” şeklindeki bahtsız beyanatı tarihi yanlışlıkların altını çizen eleştirileri haklı çıkartır nitelikte. Politik bir perspektif ile değerlendirildiğinde de yine bir takım “göze batacak” irilikte olumsuzluklar kendisini gösteriyor. Batı’yı sembolize eden Spartalılar’ın hemen hepsinin fiziksel güzelliğine ve gücüne kıyasla Doğu’yu temsil eden Pers ordusu askerlerinin ucube hali insanı rahatsız edecek düzeyde. Doğudan çıkıp gelen bu dev ordunun içerisinde tek bir iyi karakter görebilmek ne yazık ki mümkün değil. Hatta bırakın iyi, erdemli bir karakter görmeyi, Pers askerleri fiziki açıdan “Yüzüklerin Efendisi”nden çıkıp gelmiş Ork’lardan farksız. Zaten Kral Xerxes (Rodrigo Santoro) de Pers Ordusu’nun ucubeliğini kanıtlayan bir doruk noktası olarak betimlenmiş. Spartalı kambur ucube Ephialtes’in (Andrew Tiernan) Kral Leonidas tarafından Spartalılar’ın yanında savaşamayacağının söylenmesinden sonra Pers saflarına katılması da filmin bakış açısını netleştiren bir detay olarak akıllarda kalıyor. Son bir not olarak, Sparta Kralı Leonidas’ın öldüğü sahnedeki halini izlerken “Sanki çarmıha gerilmiş İsa’yı mı anımsatıyor acaba?” diye düşünürken “Yok, bu kadar önyargılı olmamalıyım.” diyerek kendimi frenlemeye çalıştığım sırada Amerikalıların çoğunlukta olduğu salondan “İsa!” haykırışlarını duyduğumda sahenin verdiği mesajın nasıl algılandığı konusundaki kuşkularım ortadan kalkıverdi. Spartalılar arasında belki de, Ephialtes hariç, tek kötü karakter olan Persliler tarafından satın alınmış politikacı Theron’un (Dominic West) Kraliçe Gorgo (Lena Headey) tarafından öldürülmesi ile Sparta kentinin ahlak, güç ve güzellik üçlemesindeki son pürüz de ortadan kaldırılmış oluyor. Özetle, Sparta ve Pers karakterleri arasındaki ayrımın bu denli beyaz-siyah olarak çizilmiş olması bilinçli bir art niyet kuşkusunu doğuruyor. Bu arada, çok kabul görmeyen bir yorum olmakla birlikte, kimileri de Kral Xerxes’i Bush’la ve Sparta direnişini de Iraklılarla özdeşleştirerek filmin aslında gizliden gizliye Amerika’nın Irak’taki varlığını sorguladığını söylüyorlar. Medeniyetler çatışması, dinler savaşı gibi kavramların gölgesinde bütün dünyada giderek tırmanan ırkçı söylemlerin bu derece gündemde olduğu bir ortamda iyi ve kötünün bu kadar keskin hatlarla çizildiği bir film ne yazık ki akıllarda soru işareti yaratıyor. Bir de görsel bir takım zorlamalar var ki, bunların da ortalama bir seyircinin gözünden kaçması olanaksız. Antik çağların manken ajansını aratmayan Sparta’da yakışıklı olmayan, kasları on metre öteden kendisini göstermeyen erkekleri şehre almadıklarını düşünebilirsiniz. Karın kaslarına atıfta bulunmadan 300’den bahsetmek olmaz! Uyanık bir girişimci bu filmin yarattığı etki kaybolmadan önce elini çabuk tutarak “300” ya da “Spartan” adı altında bir karın kası geliştiricisi ile piyasanın tozunu attırabilir. Zira tapılası güzellikte betimlenmiş ve her daim yarı çıplak gezen 300 Spartalı savaşçının antik yunan heykellerini aratmayacak kusursuzluktaki vücutlarını tamamlayan en önemli ayrıntı boğum boğum “ben buradayım” diye bağıran karın kasları. Gerçi, fiziksel anlamdaki tüm bu saptırmaları yönetmenin kendi tercihi adı altında kabullenip, üzerinde fazla düşünmemek gerekir. Fakat, yukarıda bahsi geçen ırkçı mesajları pekiştiren birer obje olarak kullanıldıkları için belki de bu denli yoğun eleştiriliyorlar. Tüm eleştirilere karşın film, gişe hasılatı açısından oldukça başarılı bir performans sergiledi. Daha ilk haftasonunda Kuzey Amerika’da 70 milyon doların üzerinde hasılat yaparak “Ice Age: The Meltdown”un Mart ayındaki en iyi haftasonu açılışı rekorunu kırrmış oldu. Hasılat açısından bir başka dikkat çekici istatistik ise 300’ün Yunanistan’da üç milyona dolara yakın hasılatla çok iyi iş yapmış olması. Fakat, Yunaninstan’daki bu gişe başarısına karşın, bazı Yunan film eleştirmenleri 300 hakkında çok da olumlu konuşmuyor. Dimitris Danikas ve Robby Eksiel gibi Yunan eleştirmenler karakterlerin sığlığı ve sahnelerin dijital sahnelerle boyanmış olması gibi konuları eleştiriyor. Filmin İranlılar’dan yoğun şekilde tepki aldığını ise söylemeye gerek yok sanırım. 08:16 - 22/11/2008 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Ana Sayfa Ankara Mahpusu? Site Haritası Arşiv İlham Avcısı Kategoriler
Son Yazılar - Çikolata: Yükselen Kakao Fiyatları - Altın Fiyatları Uçuyor! - Ankara'da Fotoğraf Kursu - Fenerbahçe Galatasaray Derbisi - PepperMiLL - District 9 - Bolu Mangal Keyfi - Nefes: Vatan Sağolsun - Shaun the Sheep - Kitap Önerisi - TOEFL'a rakip: PTE Academic - Plansız Ankara - Venedik'te Bir Gece - Gizler Çarşısı - Music Challenge - Facebook Oyunu - Çiçek Motifi ve Hayatın Hızı - Devlet-i 'Aliyye - Northern Exposure - Kuzeyde Bir Yer - LÖSEV - Elimi Siz Tutar mısınız? - Google Caffeine |