Ankara Mahpusu

District 9

Kategori: sinema

District 9 filmiDistrict 9, yapımcılığını Yüzüklerin Efendisi serisi ile tüm dünyada tanınan bir yönetmen haline gelen Peter Jackson'ın, yönetmenliğini ise Güney Afrikalı Neill Blomkamp'ın yaptığı bir bilim kurgu filmi.

Kesinlikle değişik bir film District 9. Öncelikle, film yapı itibarıyla bir belgesel kurgusuyla çekilmiş. Konu olaraksa, 1982 yılında dünyaya gelen bir uzay gemisinde bulunan uzaylıların dünyada bir koloni kurması ve giderek insanlar tarafından aşağılanarak bir alt-kültür yaratmaları anlatılıyor. Kısacası konu da değişik.

Üstelik, her uzaylıya, her doğal afete, her süper kahramana kısaca sıradışı her olaya mutlak suretle evsahipliği yapan New York kenti, bu filmde yok! Yahu, bu senaristler artık sıkılmadı mı bu New York klişesinden?

Neyse ki aklı selim birileri var da District 9'da olduğu gibi dünyanın başka kentlerinde de "büyük" olaylar olan senaryolar yazıyorlar. Filmimiz Güney Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti olan Johannesburg'da geçiyor. Uzay gemisi bu şehrin tam üstüne gelir. İçiden çıkarılan ve açlıktan ölmek üzere olan uzaylılar Johannesburg'ta bir bölgeye yerleştirilir. Burası zamanla bir "uzaylı gecekondusu" haline gelir. Sonuna, insanlar uzaylıları kendilerinden daha uzak bir yere tecrit etmek için yerleşim kamplarını basar. Filmde zaten bu olay üzerine kurgulanmış.

Tanınmamış oyunculardan kurulu kadrosu, üstüne düşeni başarıyla yerine getirmiş bence. Abartıya kaçmayan doğal, sade bir oyunculuk var.

Filmi izledikten sonra hoşlandım mı, hoşlanmadım mı pek karar veremedim açıkçası. Farklı bir yapıya sahip olması, ırkçılık, ayrımcılık, önyargı, paralı askerlik gibi konulara eleştirel bakması hoşuma gitti. Ancak, senaryo içindeki bazı mantık hatalarının filmin belgesel ciddiyeti havasındaki kurgusuyla tezatı beni rahatsız etti sanırım.

Bu arada, filmin sonundan benim çıkarttığım anlam kesinlikle bir devam filmi geleceği yönünde...

Kısacası, District 9, uzaylıları konu edinen bir bilim kurgu olmasına karşın benzerlerinden kesinlikle çok farklı bir film. Zaten sırf bu fark yüzünden bile izlenebilir aslında.

Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10

12:35 - 22/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Nefes: Vatan Sağolsun

Kategori: sinema
Nefes: Vatan SağolsunLevent Semerci'nin yönettiği Nefes: Vatan Sağolsun filmi nihayet beyaz perde ile buluştu!

Film, uzun süredir merakla bekleniyordu. Zira, fragmanları Internet üzerinden milyonlarca kez izlenerek büyük bir sükse uyandırdı. Bu yoğun ilginin ardında Güneydoğu'da yaşananların doğrudan silahlı mücadele kısmına yoğunlaşan bir yapımın olmasınin tabii ki büyük payı vardı.

Ama Nefes'in başarılı fragmanları bence insanların ilgisini tetikleyen asıl faktördü. Levent Semerci'yi kutlamak lazım, gerçekten de insanda filmi izleme isteği uyandıran birbirinden güzel fragmanlar çekmiş. Şahsen, ben filmin fragmanlarını izledikten sonra Nefes'i izlemeyi kafama koymuştum.

Benim açımdan, filmi merakla beklememin bir diğer nedeni ise Levent Semerci ve M. İlker Altınay ile birlikte filmin senaryosunun altında imzası bulunan Hakan Evrensel'di. Hakan Evrensel, Güneydoğudan Öyküler isimli kitabında 1990'lı yılların başında bölgede yaşanan çatışmalara ilişkin çok çarpıcı öyküleri bir araya getirmiş eski bir asker. Açıkçası, Güneydoğu'daki mücadeleyi anlatmayı hedefleyen bir filmin senaryo ekibinde, bölgede savaşmış ve üstelik bu konuda kitaplar yazmış bir eski askerin yer alması bence çok önemli...

Peki film nasıldı? Öncelikle, fragmanların beklenti seviyemi çok yükseltmiş olduğunu filme girer girmez anladım... Fragmanlar, belgesel tadında çekilmiş, çok gerçekçi bir film vaad ediyordu. Aslında, Nefes gerçekten de yer yer belgesel tadını verebilen bir eser olmuş. Ancak, filmin geneli ne yazık ki fragmanlardaki kadar "hakiki" ve "samimi" olamamış.

Nefes, Karabal isimli 2365 rakımlı bir zirvede bulunan karakolda bulunan 40 asker ile onların komutanı Yüzbaşı'nın öyküsünü anlatıyor. Buzzati'nin Tatar Çölü'ndeki Teğmen Drago'sunu anımsatır şekilde Yüzbaşı da karakoluna gelecek olan saldırıyı beklemeye koyuluyor... Bu sırada da hem kendisinin hem de askerlerinin sinirleri iyice geriliyor... Kısacası, Güneydoğu sorununa makro bakmak gibi bir kaygısı olmadan, bu sorundan etkilenen bireylerin yaşadıklarına odaklanıyor...

Öncelikle, filmin esas karakteri Yüzbaşı'nın ruhsal değişimi bence pek iyi yansıtılamamış. Yüzbaşı'nın bu değişimi daha pastel bir şekilde olsaymış; seyirci filmin içine daha çok girebilirmiş.

Yan karakterler ise ne yazık ki çok silik kalmış. En azından bir kaç yan karaktere biraz daha derinlik kazandırılsaymış ya da en azından seyirciye daha çok hitap edebilecek "keskin" özellikleri olan yan karakterler olsaymış, Yüzbaşı'nın başarısızca çizilen portresi daha tolare edilebilir olurmuş.

Filmin aksiyon sahneleri Türk sineması ortalamasına kıyasla oldukça iyi. Ancak, bu konuda hala dünya ortalamasının ne yazık ki çok gerisindeyiz bence...

Görüntüler benim için fazla "silik" olmakla beraber öykünün anlatmak istediği ortamı başarı ile yansıtıyordu. Müzikler ise zaman zaman öykünün önüne geçmesi dışında iyi sayılırdı.

Sonuç olarak; Nefes, karakterlerin oluşturulmasındaki tüm eksiklikleri, fazlaca "edebiyat" kokan monologları gibi handikaplarıyla puan kaybediyor olsa da Türk sineması açısından önemli bir film olduğu kesin. Nasıl ki son 5 yıl içerisinde Güneydoğu'daki mücadeleyi konu alan kitapların sayısında bir artış yaşandıysa, bence Nefes'ten sonra bu alanda pek çok film daha yapılacak...

Orada yaşanılanları daha iyi anladıkça, bugünü daha iyi yorumlayıp; geleceğe daha iyi bakabiliriz diye düşünüyorum...

Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10

01:16 - 17/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Shaun the Sheep

Kategori: sinema

Shaun the SheepShaun the Sheep ile işyerinden bir arkadaşımın elinde gezdirdiği DVD'yi ver de bir göz atayım diyerek cebren ve hile yoluyla ele geçirmem sayesinde tanıştım.

Adamım Shaun, çiftlik aleminin en yırtık, en fırlama koyunu olarak zooloji tarihine geçebilecek bir çizgi karakter.

Shaun the Sheep, İngiliz yapımı stop-motion animasyonlu bir çocuk çizgifilm serisi olarak Aardman Animations tarafından 2007 yılında yaratılmış. Ama sadece çocuklardan değil büyüklerden de yoğun bir ilgi görünce, dünya çapında bir fenomen haline gelmiş Shaun.

Aslında, Shaun karakteri ilk olarak 1995 yılında Wallace and Gromit adlı Oscar'lı kısa filmde yer almış. Kaza eseri kırpılan bir koyun olan Shaun'un adı da zaten buradan geliyor. Kırpık anlamındaki İngilizce "shorn" sözcüğünün değişik aksanla okunmasından Shaun türetilmiş.

Shaun daha sonra 2002 yılındaki Cracking Contraptions'da da kendine yer bulduktan sonra, gördüğü yoğun ilgi üzerine ayrı bir çizgi dizi olarak CBBC'de kendisine yer bulmuş.

7 dakikalık kısa bölümler halinde hazırlanan Shaun, sessiz sinema tadında oldukça hoş bir çizgi film. Zaten, çizgi dizide doğrudan bir diyalog duyamıyoruz. Sadece kısa konuşma efektleri var.

Shaun, parlak zekası, alaycı yapısı ve yönlendirme yeteneği ile kendisini diğer koyunlardan ayırıyor. Diğer bir ana karakter ise elinde düdüğü ile koyunların peşinden koşan Bitzer isimli çoban köpeği.

İri yarı koyun Shirley ile bebek koyun Timmy başta olmak üzere dikkat çekici başka koyunlar da yok değil...

Eğer benim gibi Shaun the Sheep çılgınlığının farkında olmayanlardansanız, ben bu kısa, şirin çizgifilme bir göz atın derim.
Gerçi, İngilizler'in komik şeyler yapabileceğine kesinlikle inanmayan biri olarak Shaun'u öneriyor olmam son derece ironik! :-)

Bu arada, eğer çevrenizde küçükler varsa Shaun the Sheep oyunlarıyla da vakit geçirebilirsiniz.

CBBC'deki Shaun the Sheep oyunları
Shaun the Sheep Resmi Sitesindeki oyunlar

Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10

16:18 - 14/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Watchmen

Kategori: sinema

Watchmen
Hayranlarının uzun süredir büyük bir merakla beklediği, benim gibi Watchmen dünyasından ancak filmin yapılmaya başlanmasıyla haberdar olmuş cahil cühala tayfasının ise "acaba nasıl bir şey bu Watchmen hadisesi?" diye birbirlerine sordukları filmi nihayet izleyebildim...

Aslında, filmden söz etmeden evvel "Watchmen nedir?" konulu bir kaç tümce yazmakta fayda var sanırım...

Watchmen, yazar Alan Moore tarafından yaratılmış ve Dave Gibbons tarafından çizilmiş olan bir DC Comics çizgi romanı.
(Bu arada, Alan Moore ismine dikkat diyorum. Bu tuhaf görünümlü bey amca, V for Vendetta gibi enteresan çalışmalara imza atıyor.)
1986 ila 1987 yılları arasında ve 12 bölüm olarak yayımlanan çizgi roman, o kadar büyük bir ilgiyle karşılandı ki; bir anda tüm dünya çapında hayranları oluşmuş...

Peki bir çizgi romanı bir anda kült haline getiren neydi?
Aslında, temelde yine bir "süper karakterler" dünyası sunuyor Watchmen.
Ama, diğerlerinden farklı olarak, bir karakter (Dr. Manhattan) hariç olmak üzere süper kahramanlarımız aslında superman gibi sınırsız güçlerle donatılmış değil.
Daha çok, Batman-Spiderman arası diyebileceğimiz bir gerçekliğe sahipler. Genel olarak, normal insanlara göre çok daha güçlü olmaları dışında çok sıradışı özellikleri yok denilebilir.

Olay akışına gelirsek...
1940'lar ve 60'lar boyunca bir takım süper kahramanlar ortaya çıkar (tabii yine Amerika'da!).
Bu kahramlanlar, özel kostümler giyerek ve gerçek kimliklerini gizleyerek kötülerle savaşırlar.
Bu arada, Dr. Manhattan isminde gerçekten de ölümsüz ve süper güçleri olan yeni bir süper kahraman daha ortaya çıkar.
Ancak, zaman içerisinde bu süper kahramanlar Amerikan Hükümeti için çalışmaya başlarlar ve bu destek ile Amerika, Vietnam Savaşını kazanır! 1980'lere gelindiğinde ise Amerika ve Sovyetler arasında nükleer bir savaşın başlaması neredeyse kaçınılmazdır...
Zaten, Watchmen dünyası bir alternatif tarih kurgusu üzerine dayanıyor.

Sonra, süper kahramanlar zamanla normal hayatlarına çekilirler. Komedyen ve Dr. Manhattan ise Hükümet için çalışmaya devam eder. Sonra günlerden bir gün, Komedyen esrarengiz bir şekilde öldürülür ve nükleer savaş arefesinde süper kahramanlar yine iş başına geçer.
Watchmen'in temel öyküsü kısaca böyle...

Bu kült öyküyü beyaz perdeye taşıyan isim,
300 filminden anımsayacağınız Zack Snyder.
Aslında, filmin yayın hakları yıllar önce satın alınmış; ancak uzunca bir süre "filmleştirilemeyeceği" öngörüsü ile harekete geçilememiş...

Zack Snyder'ı 300'den sonra çok beğenenler olmasına karşın, ben açıkçası filmi pek beğenememiştim.
Yukarıdaki link'e tıklayarak 300 hakkında yazdığım yorumu okuyarak neden olduğunu görebilirsiniz. :-)
Bu sebeple, Snyder'ın bu yeni çizgi roman uyarlamasına açıkçası oldukça önyargılıydım...

Aslında, Snyder'ı bu çalışmasının takdir edilecek bir takım yanları yok değil. Çünkü, bir takım Hollywood klişelerine karşı çıkmış Watchmen ile.
Mesela, böylesine pahalı bir filmi adı sanı duyulmuş ünlü oyuncularla çekmemiş olması, insanlar tarafından oldukça bilinen Batman, Spiderman, Superman gibi bir süper karakter yerine daha kıyıda köşede kalmış bir çizgi romana el atmış olması gibi...

Tabii, diğer yandan da, 300'den aşina olduğumuz popüler kültür öğelerini burada da sıkça kullanmaktan çekinmemiş. Örnek mi? Bol kanlı ve mantık sınırlarını zorlayan aksiyon sahneleri, olay kurgusu içerisinde bariz şekilde sırıtan ve bir erotik filmi aratmayan sevişme sahneleri (uçan cihaz Archie'deki sevişme sahnesi neydi öyle! :), sözde popüler kültürü eleştiren ama aslında popüler kültürün ta kendisi olan büyük ve boş laflar gibi...

Watchmen'in 12 bölümüne yayılan tüm o olayları tek bir filme sıkıştırmak zorunda olmak anlaşılan yönetmeni bir hayli zorlamış.
Keşke, Snyder filmine daha çok güvenseymiş ve 2 bölüm halinde kurgulasaymış. Bu hali ile ne yazık ki oldukça uzun ve biraz sıkıcı bir film çıkmış ortaya.
Şahsen, filmin ilk 20 dakikasında gerçekten de farklı bir "süper kahraman" filmiyle karşı karşıya olduğumu düşünmüş olmama rağmen, devamında bu umut buharlaşıp gitti.

Bu arada, son bir not olarak belirteyim. Watchmen'in yaratıcısı Alan Moore, filmin yapımcıları ve yönetmeni ile düştüğü fikir ayrılıklarından dolayı filmde adından bahsedilmesini istememiş...

Watchmen, belki çizgi roman olarak gerçekten de sıradışı bir yapım olabilir. Bilemiyorum...
Ama, film olarak sıkıcı ve sıradan bir süper kahraman filminde pek fazla bir şey sunmuyor.


Ankara Mahpusu'nun notu: 6/10

13:21 - 8/9/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Gran Torino

Kategori: sinema

Gran Torino
Bu aralar hayatımın akışı o denli yoğun geçiyor ki, çok istediğim halde bazı kitapları okumayı ve bazı filmleri izlemeyi bir hayli ertelemek zorunda kalıyorum.
Mesela Gran Torino! 2008 yapımı Gran Torino'yu daha fragmanını görür görmez çok merak etmeme rağmen, filmi 2009 yazının son demlerinde ancak izleyebildim...

Clint Eastwood Gran Torino Kısık gözlerinden yayılan o maço bakışlarıyla ilk olarak Western dünyasına adını altın harflerle yazdıran, ardındansa "evet zamanında çok iyiydi ama heyhat artık devri kapandı işte n'aparsın!" denildiği bir dönemde yönetmenlik koltuğunda da harikalar yaratabildiğini hepimize kanıtlayan Clint Eastwood Abi'miz Gran Torino ile bir kez daha huzurlarmızdaydı.

Yıllara meydan okuyan, şarap tadındaki Clint Abimizi Gran Torino'da hem yönetmen koltuğunda, hem de başrolde buluyoruz.
Böylelikle, 2004 yılında izlediğimiz Million Dollar Baby'den bu yana Clint Eastwood, hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olarak ilk kez beyaz perdede yer almış oldu.

Film, hayat arkadaşını yeni kaybetmiş, Amerikan milliyetçisi olan ve Kore'de savaşmış Walt Kowalski adında yaşlı bir adamın öyküsü anlatıyor.
Clint Eastwood'un yönettiği diğer filmlerde de sıkça gördüğümüz şekilde bir insanın psikolojisini ve hayatlardan kesitleri çok başarılı bir şekilde izleyiciye aktarılıyor.

Her haliyle aksi ve huysuz bir ihtiar olan Walt, eşi de ölünce Michigan'ın banliyösündeki evinde 
Labrador Retriever cinsi köpeği Daisy ile yalnız yaşamaya başlar.
Yıllarca Ford fabrikasında çalıştıktan sonra emekli olmuş olan Walt'ın iki oğlu ile gerçek anlamda ilişkisi yoktur, sağlığı kötüdür ve yaşadığı muhite yoğun şekilde yerleşmeye başlamış olan Kore'li Hmong'lardan da son derece rahatsızdır.
Anlayacağınız, her haliyle ızdırap ve yalnızlık dolu bir dünyada ölümü beklemektedir.
Filme adını veren Gran Torino ise Walt'ın çok sevdiği 1972 model spor arabasıdır. Walt'ın Hmong komşularının yeni yetme oğlu Thao'nun bu arabayı çalmaya çalışırken Walt'a enselenmesi ile önyargı kalkanları ile çevrili Walt'un dünyası yavaş yavaş değişmeye başlar.

Aslında yavaş tempolu bir film olmasına rağmen, samimi sıcak havasını, seyirciyi şaşırtan gelişmelerle süslemesi sayesinde ilgiyle izlenebiliyor.
Mesela, Walt'un Kore Savaşı'nda yaşadığı ve hayatının geri kalanı boyunca onu takip eden olayı ben bir şekilde flashback olarak mutlaka gösterilir diye film boyunca bekledim.
Ama tek bir replik dışında bu olaydan hiç bahsedilmedi. Asıl, şaşırtan sürpriz ise sonda!
Şiddete karşı olanların bile şiddetle çözüm aramasına alıştığımız dünyada Walt, doğrudan şiddetin aktörü olmadan da işlerin çözülebileceğini cümle aleme gösteriyor.

Elinden düşürmediği M1 Garand tüfeği ile Colt tabancası, sürekli tüttürdüğü sigarası ve zippo çakmağı, yere tükürmeleri, aksi yanıtları ve davranışları ile Clint Eastwood maço, eski tarz, aksi ve önyargılı ihtiyar rolünü harika oynamış.

Filmde, eleştirilebilecek noktalardan biri, diğer Clint Eastwood filmlerinde de zaman zaman kendisini hissettiren dolaylı ve hafif Katolik Kilisesi propogandası...

Gran Torino, gelişmiş toplumlardaki yalnız yaşlılık, toplumlar ve kültürler arası iletişimsizlik, kuşaklar arası anlayışsızlık gibi modern hayatın pek çok ana başlığına zarif göndermelerle süslü, gösterişten uzak ama güzel oyunculuklar süslü sade ama usta  işi bir yapım. Eğer hala yapmadıysanız, izlemenizi öneririm...


Ankara Mahpusu
'nun notu: 7/10

13:01 - 31/8/2009 - yorum {2} - yorum yaz


Slumdog Millionaire (Milyoner)

Kategori: sinema
Slumdog Millionaire ya da Türkçe gösterim adı ile Milyoner 2008 yapımı bir film. 10 dalda Oscar' a aday gösterilen yapım bunlardan 8'inde ödüle ulaşarak bir anda uluslararası gündemin ilgisini çekti.

1996 yılında çektiği Trainspotting ile ismini duyurmuş bir İngiliz yönetmen olan Danny Boyle, Slumdog Millionaire'in de arkasındaki isim.

Film, Hintli yazar ve diplomat Vikas Swarup'un Q&A (Soru&Yanıt) isimli romanına dayanıyor. Romanı okumadım, ama romanla senaryo arasındaki farkları anlatan yazılardan anladığım kadarıyla senarist Simon Beaufoy gerçekten de başarılı bir uyarlamaya imza atmış.Slumdog Millionaire
Slumdog Millionaire, Mumbai'nin varoşlarından çıkıp Kim 500 Milyar İster'in Hint versiyonuna katılarak herkesi şaşırtan bir gencin hikayesini konu ediniyor. Hikaye içinde-hikaye tarzındaki filmin senaryosu, bence başarılı bir senaryoda olması gereken pek çok öğeyi barındırıyor. Hatta, bu özelliği ile sinema okullarında örnek olay olarak incelenebilir. Film, izleyicinin ilgisini çekebilme ihtimali yüksek kavramlar üzerine inşa edilmiş: aşk, yoksulluk, para ve güç hırsı, kardeşlik, yolculuk, tutku, özlem, özveri, ihanet. Tabii başarının sırrı tüm bunların güzel bir harman içerisinde izleyiciye sunuluyor olması...

Filmde yer alan çocuk oyunlar, Hint gecekondularında yaşayanlar arasından seçilmişler. Doğal ve samimi oyunculukları filme ayrı bir hava katmış. Filmin baş karakteri olarak Jamal Malik rolünde izlediğimiz henüz 18 yaşındaki Dev Patel de rolünün hakkını veriyor. Jamal'in tutkuyla aşık olduğu, yıllarca aradığı biricik aşkı Latika rolündeki Freida Pinto, Woody Allen'ın Londra'da çekeceği ve henüz adı belli olmayan filminden de bir rol kapmış durumda...

Slumdog Millionaire'de emeği olanlar,  Hindistan'da geçen yöresel bir macerayı evrensel kavmralar ve Kim 500 Milyar İster gibi uluslararası bilinirliği olan bir yarışma ile birleştirek, hemen her kesimden seyirciye hitap edebilen bir film ortaya çıkarmışar. Sıkılmadan izlenen, güzel bir film...


Ankara Mahpusu'nun notu: 8/10

10:45 - 19/3/2009 - yorum {2} - yorum yaz


The Curious Case of Benjamin Button - Benjamin Button'ın Tuh

Kategori: sinema
The Curious Case of Benjamin Button (Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi), David Fincher imzası taşıyan bir film. Açıkçası, başrolde Brad Pitt olmasından ve 13 dalda Oscar'a aday gösterilmesinden dolayı filme karşı biraz önyargılıydım :) Ancak, F. Scott Fitzgerald'ın 1921 tarihli aynı adlı bir kısa hikayesinden uyarlanan film, beklentilerimin ötesinde iyi çıktı...

Benjamin Button, şanssızlıklarla doğar... Öncelikle, doğumu sırasında annesi ölür. Ama belki daha da dramatik olanı yeni doğan bu bebeğin hayatının son günlerini yaşayan bir ihtiyar gibi görünmesidir. Bebeği gören baba çıldırır ve onu bir evin önüne bırakarak terk eder. Film bu noktadan başlayarak, geçen her geçen gün gençleşen yani normal bir canlının yaşam seyrinin tam tersini izleyen Benjamin'in öyküsünü anlatıyor.

Hikaye-içinde-hikaye tarzında kurgulanan film, 2005 yılında bir hastanede başlıyor. Daisy isimli yaşlı bir kadının son anlarında yanında olan kızı Caroline'ın annesine okuduğu ve Benjamin'e ait olan bir günlük sayesinde geçmiş ile bugün arasında gidip geliyoruz.

Benjamin ButtonÖncelikle, hikayenin ana temasının son derece ilgi çekici olduğunu söylemeliyim... Katrina Fırtınası arefesinde bir hastane odasında ölümünü bekleyen Daisy, hayatının son dakikalarında kızına hayatıyla ilgili gizemleri aktarırken, bizleri de yaşam ve ölüm gibi aslında hepimizin kafasını kurcalayan ama açık yüreklilikle düşünmekten genellikle kaçındığımız kavramları farklı bir şekilde düşünmemizi sağlıyor.

Filmin kurgusunu oldukça başarılı buldum. Sürekli olarak gençleşen Benjamin'in bir huzurevinde büyüyor olması, Daisy'nin ölümü beklediği anların Katrina Fırtınası gibi yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bir afetle kesişiyor olması gibi ironiler filmin başarısını perçinleyen küçük ve isabetli detaylar olarak dikkat çekiyor... Özenli ve samimi bir film var karşımızda.

David Fincher, Seven ve Fight Club gibi başarılı filmlere birlikte imza attığı Brad Pitt'e olan ilgisini Benjamin Button'la da devam ettirmiş. Benjamin rolünde izlediğimiz Brad Pitt'e Daisy olarak usta oyuncu Cate Blanchett eşlik ediyor. Her ikisi de yalın birer oyunculuk sergileyerek filmin samimi ve sıcak havasına önemli bir katkı yapmış. Zaten, filmin sonunda insanın ağzında "pastel" bir tad bırakan masalsı hava bence filmin en önemli artılarından biri....

Yaşlılık ve gençlik kavramlarının altını sıklıkla çizen filmde kullanılan makyajlar ve efektler gerçekten de başarılı. Zaten filmin aldığı Oscar'lar da bunu gösteriyor: sanat yönetimi, makyaj görsel efektler.

Yönetmen David Fincher'ın izlediğim bir önceki filmi Panic Room (Panik Odası) idi. Açıkçası, Seven ve Fight Club gibi yapımlardan sonra Panic Room bende büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Ama, Benjamin Button'ın bıraktığı hoş izlenim ile David Fincher gözümdeki kıymetini tekrar yükseltti diyebilirim :-)


Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10

15:51 - 1/3/2009 - yorum {4} - yorum yaz


The Wrestler - Güreşçi

Kategori: sinema

The Wrestler - GüreşçiDarren Aronofsky'nin yönettiği The Wrestler (Güreşçi), fragmanını gördüğüm günden beri izlemeyi planladığım bir filmdi. Nihayet, geçen gün !f Festivali'nde izleyebildim...

Yönetmen Darren Aronofsky, çok sayıda filmi olan bir isim değil. Ama portföyünde The Fountain (gerçi ben pek hoşlanmamıştım :), Requiem for a Dream gibi adından söz ettiren filmler var. Aronofsky'nin ismini önümüzdeki sene de duyacağız gibi, çünkü yeniden çekilmekte olan ve 2010'da vizyona girmesi planlanan RoboCop'ın da yönetmeni...

Başrolde ise Mickey Rourke'ü görüyoruz. Eski bir profesyonel boksör olan Mickey Rourke, Hollywood'un asi ve problemli aktör kadrosunu dolduran isimlerden... Boks kariyeri sırasında yaşadığı bir takım sakatlıklar sonucunda yüzünde ciddi problem oluştuğu için çok sayıda estetik ameliyat geçirmiş ve yüzü bugünkü enteresan haline gelmiş. Film kariyerinde 9 1/2 Weeks ve Sin City gibi çok ses getirmiş filmler olan Mickey Rourke, The Wrestler ile kariyerinin parlak anlarından birini daha yaşamaya başladı.

The Wrestler'da Randy 'The Ram' Robinson isimli bir profesyonel güreşçi rolünde izlediğimiz Mickey Rourke, bu rolü ile Oscar'a aday gösterilmiş ve pek çok yorumcu tarafından ödülü alacağına kesin gözüyle bakılıyordu.

Mickey Rourke'un Randy karakteri ile olan benzerlikleri çok yazılıp çizildi. Randy, 1980'lerde şöhreti yakalamış profesyonel bir güreşçi iken aradan 20 yıl geçtikten sonra hayata zorlukla tutunan, yaşamını devam ettirebilmek için hala güreşmeye çalışan bir "kaybeden". Çevresinde hemen hiç kimsesi kalmamış olan Randy'nin kendince dert ortağı olan tek isim ise bir striptiz klübünde dansçı olan ve Marisa Tomei tarafından canlandırılan Cassidy.

Bu  arada, Amerikalıların profesyonel güreş dediği hadise aslında bizde daha çok Amerikan Güreşi ismi ile biliniyor. Bir spor olmaktan ziyade bir şov, çünkü sportif hareketlerin drama öğeleriyle bezendiği bir gösteri... "İyi" ve "kötü" karakterlerin tamamen şov amaçlı olarak güreştiği bu gösteriler, özellikle Amerika'da çok yaygın. Popüler olduğu bir diğer ülke ise Japonya, ki Japonlar pek çok açıdan Amerika'n kültürüne öykündüğü için hiç de şaşırtıcı değil bu... Açıkçası, benim sevdiğim ya da izlediğim bir olay değil, ama sevenine bir şey diyemiyorum tabii :-)

Mickey RourkeRandy'nin sosyal olarak izole olduğu, ekonomik zorluklar yaşadığı ve geçmişin parlak günlerini anarak yaşama tutunduğu bu zor hayat, geçirdiği bir kalp krizi ile daha da zor bir hale gelir. Yaşamını düzeltmek için ciddi anlamda çabalamasına karşın, içinde bulunduğu batakta bunu gerçekleştirmesi gerçekten de zordur...

Randy'i izlerken aklıma yer yer Rocky Balboa geldi. Sylvester Stallone'nun Rocky serisinin son filmi olarak 2006'da izlediğimiz filmde de, spor kariyerini geride bırakmış, aslında iyi huylu bir adam olmasına rağmen yaşadığı hayatın zorlukları yüzünden sosyal hayatında yalnızlaşmış bir adamın hayat hikayesiyle karşı karşıyaydık...

Mickey Rourke, bu rol için biçilmiş kaftan diyebilirim. Gerçek hayatta benzediği bir karakteri oynayarak Oscar alması ne kadar doğru olurdu bilemiyorum; ama sonuçta değerlendirme kriteri bir oyuncunun oynadığı rolün rol olduğunu bize unutturup karakterle bütünleşmesi ise Mickey Rourke Oscar'ı sonuna kadar hak etmiş... Marisa Tomei'yı da abartısız ve samimi oyunculuğuyla beğendiğimi söyleyebilirim.

Sonuç olarak, The Wrestler bence izlenmeyi hak eden bir yapım. Sadece, depresif havası yüzünden canınız sıkkınken izlemeyin yeter :)


Ankara Mahpusu'nun notu: 7/10

08:46 - 28/2/2009 - yorum {2} - yorum yaz


Yes Man - Bay Evet

Kategori: sinema
Ha'di bari sinemaya gidelim dediğimiz bildik bir Ankara akşamı, soluğu sinema salonunun önünde aldık. Filmler arasında karar vermekte bir hayli zorlandık. Aslında bu zorlanma birbirinden güzel filmlerin bizi bekliyor olmasında çok, kötüler arasından iyi bir seçim yapmak içindi :)

Sonunda demokratik bir seçimle Yes Man'de karar kıldık. Sanırım, yoğun bir günün sonrasında kimse Jim Carrey'nin tebessüm eden yüzüne hayır diyemedi...

Yes Man Peyton Reed adında pek bilinmeyen bir yönetmenin filmi. Kadronun ağır topu Carl Allen rolünde izlediğimiz Jim Carrey. Carl, terfi etmeden yıllardır aynı sıkıcı işi yapan, eşi tarafından sıkıcı olduğu için terk edilmiş, karşılaştığı her fırsata "hayır" diyerek sırtını dönen bir "kaybeden". Çevresindeki bir iki dostu, ona yardım etmeye uğraşsa da durum değişmiyor. Sonra birden bir seminer programına katılıyor ve 180 derece değişiyor. Bu sefer de, karşısında çıkan her şeye evet demeye başlıyor. Bir sünepeyken bir anda tam bir çılgın haline geliyor. Bu hali ile "sevimli", "vakit geçirtecek" bir komedi izlenimi vermiyor değil. Ama yönetmen, tüm bu konuyu öyle sıradan ve derinliği olmayan bir şekilde izleyiciye yansıtmış ki, ara sırada hafifçe gülümsetebilmek dışında amacına ulaşamamış bir komedi çıkmış ortaya.

Ben olsam, öncelikle Carl'ın çevresindeki o bir iki arkadaşın Carl'la olan ilişkilerini daha iyi irdelerdim. Niye Carl'la arkadaşlar, Carl böyle bir "öküz" olmasına rağmen niye ilişkilerini kesmiyorlar anlamıyoruz. Aslında ana karakterin detayı bile çok az. Tamam Carl eşi tarafından terk edilince (uyarı için tekrar teşekkürler :) hayata küsmüş. Ama bunun dışında Carl'in geçmişi ve kişiliği hakkında bilgi verebilecek ipucu hiç yok gibi...

Diğer bir eksik işlenmiş kısım ise Carl'ın "evet" demeye başlaması... İşin kolayına kaçıp bir tür büyü, mucizevi olay falan koysalarmış bile bu "kuru" anlatımdan daha ikna edici olurmuş.

Allison rolünde izlediğimiz 80 doğumlu oyuncu Zooey Deschanel ve Carl'ın kankası rolündeki Bradley Cooper ise vasatın üstüne çıkmayan bir oyunculuk sergiliyor...

Jim Carrey'e gelince... Öncelikle, usta oyuncunun bir hayli yaşlanmış olduğu gözden kaçmıyor. Açıkçası, filmografisi açısından pek iyi bir film olmamış Yes Man. Ama Jim Carrey'nin zaten iyi filmlerin arasında serpiştirilmiş vasat filmlerden oluşan bir seyri var... Ben Jim Carrey denilince Truman Show, My Myself Irene, Man on the Moon, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Cable Guy gibi filmleri anımsamayı tercih ediyorum...

Yoğun bir iş günün ardından kötümser olmayan bir şeyler izleyeyim diyorsanız ve fazla da beklentiniz yoksa Yes Man'e bir şans verebilirsiniz, ama onun dışında sinema biletine vereceğiniz paraya değmeyecek bir yapım...

Ankara Mahpusu'nun notu: 4/10

11:02 - 19/2/2009 - yorum {3} - yorum yaz


300

Kategori: sinema

Bu aslında oldukça eski bir yazım ve biraz uzunca;  DVD yorumu olarak kabul edin
 :-) 

Sin City’nin sinema dünyasına bomba gibi düşmesiyle birlikte Frank Miller adı çizgiroman fanatikleri arasında hayranlıkla anılan bir sır olmaktan çıkıvermişti. Öyle ki, Frank Miller adının geçtiği “300” filminin fragmanları Internet’te en çok indirilen dosyalardan biri haline geldi. Kendi çevreme baktığımda da 300’ün daha vizyona girmeden aylar öncesinden büyük bir merakla beklenen son dönemdeki nadir filmlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Fragmanı süsleyen “çizgiromanvari” hava ve Frank Miller “markasının” itici gücü, 300’ün beyaz perde macerasını umulmadık bir hızla başlattı.

Frank Miller ve Lynn Varley’in aynı isimli grafik romanını esas alan “300”, Termopil Savaşı’nda (M.Ö. 480) devasa büyüklükteki Pers Ordusu’na kafa tutan 300 Spartalı savaşçının öyküsünü esas alan 2007 yapımı bir film. Yönetmenliğini Zack Snyder’ın üstlendiği yapımda Frank Miller ayrıca danışman ve yapımcı sıfatlarıyla da seyiricinin karşısına çıkıyor.

Daredevil ve Batman: Dark Knight Returns gibi çalışmalarıyla çizgiroman severlerin ilgisini çoktan çekmiş olan Frank Miller, Sin City’nin sinema uyarlaması ile bir anda beyaz perdenin de bilinen isimleri arasına girivermişti. 300’ün estirdiği fırtına Miller’ın popüler kültürdeki ününü iyiden iyiye pekiştirecek gibi görünüyor.

Yunan kentlerini işgal etmek için Asya’dan çıkıp gelen ve çeşitli Doğu milletlerini bünyesinde barındıran azametli Pers Ordusu ile sadece 300 kişiden ibaret Sparta birliği arasındaki efsanevi Termopil Savaşı’nı kurgu odağına almış olan film, Frank Miller’ın grafik romanında yarattığı çizgiroman görselliğini beyaz perdeye büyük ölçüde yansıtmış. Zaten filmin neredeyse tamamı “bluescreen” teknolojisinin yardımıyla boş perdeler önünde çekildikten sonra bilgisyar efektleri ile biçimlendirilmiş. Film boyunca eksik olmayan bu görsel zenginlik, filmin ortalarından itibaren etkisini yitirmeye hatta sıkıcı gelmeye başlasada da, başlangıçta izleyicinin başını döndürecek kadar iddialı. Frank Miller eserlerinin neredeyse vazgeçilmesi olan abartılı kan sahneleri tabii ki filmde de unutulmamış. Özellikle savaşın şiddetlendiği sahnelerde kan bankalarını imrendirecek kadar çok kan bilinçaltımızın derinklerine kadar fışkırıyor. Aslında, görsel zenginliği ve şiddet dolu yapısı ile yer yer bir filmden çok bir video oyununu anımsatıyor 300. Amerika’da 17 yaş altının yanında bir yetişken olmadan izleyemediği (R-rated) bir filmin niye bu denli video oyunlarını anımsatan bir şekilde çekildiği pazarlama startejisi açısından eleştirilebilir belki. Çünkü Türkiye’de ne yazık ki video oyunlarının hala çocukları hedef aldığı yanılgısı geçerliliğini koruyor. Halbu ki Amerika’da video oyunlarının hitap ettiği pazarın ortalama yaşı otuzlara kadar yükselmiş durumda. Bu yüzden, önümüzdeki yıllarda bu kitleyi hedef alan ve video oyun kültürünün izlerini yoğun bir şekilde taşıyan eserleri beyaz perdede daha sık görürsek şaşırmak gerek.

300 hakkında pek çok farklı yorum yapıldı... Gerek eleştirmenler, gerekse izleyiciler arasında tam bir fikir ayrılığı hakim. Kimileri ırkçı mesajları ve tarihi gerçeklikten kopuk oluşu gerekçeleriyle filmi yerden yere vurdular. Mesela, New York Times’da A. O. Scott imzasıyla çıkan bir eleştiri 300’ü “Apocalypto kadar şiddet dolu ama iki kat daha aptal” olarak değerlendirdi. Fakat, filmi beğenenler cephesindekiler ise görsel zenginliğin göz kamaştırıcı estetiğini ve zafer için bedel ödeme duygusuna yapılan vurguyu ön plana çıkararak 300’ü şimdiden modern sinemanın kült filmlerinden biri olarak konumlandırıyor.

Tarihi bir açıdan bakıldığında, filmde gerçekten de çok sayıda yanlışlık olduğu muhakkak. Hepsini birden sıralamak belki olanaksız, belki gereksiz. Fakat öyle yanlışlıklar var ki film boyunca insanın gözüne gözüne batıyor. Mesela, kask ve miğfer dışında zırh nedir bilmeyen Spartalı savaşçılar savaşta bile kırmızı pelerinlerinin ve siyah donlarının dışında koruyucu bir kıyafete kesinlikle ihtiyaç duymuyorlar. İki kral tarafından yönetilen Sparta kentinin bu yapısı da filmde tamamen atlanmış. Bir diğer tarihi eksiklik ise Spartalı askerlerin mızrak taşıyıcısı kölelerinin filmde hiç yer almaması. Steven Pressfield’in “Ateş Kapıları” (Gates of Fire) isimli ve yine Termopil Savaşı’nı konu alan epik romanında başarıyla betimlenen bu köleler 300’de tamamen es geçilmiş. Ayrıca, ilgilenenler için küçük bir tarihi not olarak, filmde Persli’lerle ittifak yapıp Antik Yunan’ın hakimi olmayı kesinlikle rededen Spartalılar gerçekte ise Termopil Savaşı’ndan sonraki dönemlerde Atinalılar’ı alt etmek için Pers yardımı almaktan çekinmemişti. Aslında, belgesel niteliği olmayan bir filmi tarihi gerçekleri saptırması ya da atlaması açısından çok ciddi bir biçimde eleştirmek belki de greekli değil. Fakat filmin yönetmeni Zack Snyder’ın “Filmdeki olaylar yüzde 90 doğru” şeklindeki bahtsız beyanatı tarihi yanlışlıkların altını çizen eleştirileri haklı çıkartır nitelikte.

Politik bir perspektif ile değerlendirildiğinde de yine bir takım “göze batacak” irilikte olumsuzluklar kendisini gösteriyor. Batı’yı sembolize eden Spartalılar’ın hemen hepsinin fiziksel güzelliğine ve gücüne kıyasla Doğu’yu temsil eden Pers ordusu askerlerinin ucube hali insanı rahatsız edecek düzeyde. Doğudan çıkıp gelen bu dev ordunun içerisinde tek bir iyi karakter görebilmek ne yazık ki mümkün değil. Hatta bırakın iyi, erdemli bir karakter görmeyi, Pers askerleri fiziki açıdan “Yüzüklerin Efendisi”nden çıkıp gelmiş Ork’lardan farksız. Zaten Kral Xerxes (Rodrigo Santoro) de Pers Ordusu’nun ucubeliğini kanıtlayan bir doruk noktası olarak betimlenmiş. Spartalı kambur ucube Ephialtes’in (Andrew Tiernan) Kral Leonidas tarafından Spartalılar’ın yanında savaşamayacağının söylenmesinden sonra Pers saflarına katılması da filmin bakış açısını netleştiren bir detay olarak akıllarda kalıyor. Son bir not olarak, Sparta Kralı Leonidas’ın öldüğü sahnedeki halini izlerken “Sanki çarmıha gerilmiş İsa’yı mı anımsatıyor acaba?” diye düşünürken “Yok, bu kadar önyargılı olmamalıyım.” diyerek kendimi frenlemeye çalıştığım sırada Amerikalıların çoğunlukta olduğu salondan “İsa!” haykırışlarını duyduğumda sahenin verdiği mesajın nasıl algılandığı konusundaki kuşkularım ortadan kalkıverdi. Spartalılar arasında belki de, Ephialtes hariç, tek kötü karakter olan Persliler tarafından satın alınmış politikacı Theron’un (Dominic West) Kraliçe Gorgo (Lena Headey) tarafından öldürülmesi ile Sparta kentinin ahlak, güç ve güzellik üçlemesindeki son pürüz de ortadan kaldırılmış oluyor. Özetle, Sparta ve Pers karakterleri arasındaki ayrımın bu denli beyaz-siyah olarak çizilmiş olması bilinçli bir art niyet kuşkusunu doğuruyor. Bu arada, çok kabul görmeyen bir yorum olmakla birlikte, kimileri de Kral Xerxes’i Bush’la ve Sparta direnişini de Iraklılarla özdeşleştirerek filmin aslında gizliden gizliye Amerika’nın Irak’taki varlığını sorguladığını söylüyorlar.

Medeniyetler çatışması, dinler savaşı gibi kavramların gölgesinde bütün dünyada giderek tırmanan ırkçı söylemlerin bu derece gündemde olduğu bir ortamda iyi ve kötünün bu kadar keskin hatlarla çizildiği bir film ne yazık ki akıllarda soru işareti yaratıyor.

Bir de görsel bir takım zorlamalar var ki, bunların da ortalama bir seyircinin gözünden kaçması olanaksız. Antik çağların manken ajansını aratmayan Sparta’da yakışıklı olmayan, kasları on metre öteden kendisini göstermeyen erkekleri şehre almadıklarını düşünebilirsiniz. Karın kaslarına atıfta bulunmadan 300’den bahsetmek olmaz! Uyanık bir girişimci bu filmin yarattığı etki kaybolmadan önce elini çabuk tutarak “300” ya da “Spartan” adı altında bir karın kası geliştiricisi ile piyasanın tozunu attırabilir. Zira tapılası güzellikte betimlenmiş ve her daim yarı çıplak gezen 300 Spartalı savaşçının antik yunan heykellerini aratmayacak kusursuzluktaki vücutlarını tamamlayan en önemli ayrıntı boğum boğum “ben buradayım” diye bağıran karın kasları. Gerçi, fiziksel anlamdaki tüm bu saptırmaları yönetmenin kendi tercihi adı altında kabullenip, üzerinde fazla düşünmemek gerekir. Fakat, yukarıda bahsi geçen ırkçı mesajları pekiştiren birer obje olarak kullanıldıkları için belki de bu denli yoğun eleştiriliyorlar.

Tüm eleştirilere karşın film, gişe hasılatı açısından oldukça başarılı bir performans sergiledi. Daha ilk haftasonunda Kuzey Amerika’da 70 milyon doların üzerinde hasılat yaparak “Ice Age: The Meltdown”un Mart ayındaki en iyi haftasonu açılışı rekorunu kırrmış oldu. Hasılat açısından bir başka dikkat çekici istatistik ise 300’ün Yunanistan’da üç milyona dolara yakın hasılatla çok iyi iş yapmış olması. Fakat, Yunaninstan’daki bu gişe başarısına karşın, bazı Yunan film eleştirmenleri 300 hakkında çok da olumlu konuşmuyor. Dimitris Danikas ve Robby Eksiel gibi Yunan eleştirmenler karakterlerin sığlığı ve sahnelerin dijital sahnelerle boyanmış olması gibi konuları eleştiriyor. Filmin İranlılar’dan yoğun şekilde tepki aldığını ise söylemeye gerek yok sanırım.

Filme belki de iki ayrı puan vermek lazım... Aksiyon ve eğlence açısından yüksek bir puanı hak ettiği ortada, ama verdiği mesajlar ve temel mantığındaki ırkçı yaklaşım ile hiç de iyi bir puanı hak etmiyor. Neyse ortasında buluşalım :-)


Ankara Mahpusu'nun notu: 5/10

08:16 - 22/11/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Sonraki Sayfa

Ana Sayfa
Ankara Mahpusu?
Site Haritası
Arşiv

İlham Avcısı
Kategoriler

Son Yazılar
- Çikolata: Yükselen Kakao Fiyatları
- Altın Fiyatları Uçuyor!
- Ankara'da Fotoğraf Kursu
- Fenerbahçe Galatasaray Derbisi
- PepperMiLL
- District 9
- Bolu Mangal Keyfi
- Nefes: Vatan Sağolsun
- Shaun the Sheep
- Kitap Önerisi
- TOEFL'a rakip: PTE Academic
- Plansız Ankara
- Venedik'te Bir Gece
- Gizler Çarşısı
- Music Challenge - Facebook Oyunu
- Çiçek Motifi ve Hayatın Hızı
- Devlet-i 'Aliyye
- Northern Exposure - Kuzeyde Bir Yer
- LÖSEV - Elimi Siz Tutar mısınız?
- Google Caffeine